![]() |
|
|||||||
| Projeler Gündemdeki inşa edilmiş ya da proje aşamasındaki binalar... |
![]() |
|
|
Konu Araçları | Modları Görüntüle |
|
|
#1 |
|
Editör
İstanbul
Peyzaj Mimarı
Kayıt Tarihi: 18-02-2008
Mesaj: 92
![]() |
Masumiyet Müzesi - İhsan Bilgin
Orhan Pamuk'un uzun zamandır merakla beklenen "Masumiyet Müzesi" adlı eseri Ağustos 2008 tarihinde piyasaya çıktı. Romana adını veren müzenin dönüşüm projesi, Pamuk'un kitabına başlamadan önce görüştüğü Prof.Dr. İhsan Bilgin tarafından tasarlandı. Projeye ulaşmak için tıklayın.
Bir romanda kurgulanan mekanın dünyada gerçekleştirilen ilk örneği olan Masumiyet Müzesi'ni, mimarı İhsan Bilgin'le konuştuk. Habere ulaşmak için tıklayın. Mimarının Ağzından "Masumiyet Müzesi" |
|
|
|
|
|
#2 |
|
Arkitera Üyesi
İstanbul
Kayıt Tarihi: 22-04-2006
Mesaj: 3
![]() |
Benzeri var mı böylesi bir olayın bilmiyorum; ama beni çok heyecanlandıran bir proje. İlgiyle bekliyorum!
|
|
|
|
|
|
#3 |
|
Yönetici
İstanbul
Mimar
Kayıt Tarihi: 08-04-2001
Mesaj: 2.663
![]() |
İhsan Bey'e gıpta etmemek elde değil. Tabi, Orhan Pamuk'un zihin dünyasına da. Dünyadaki düşünsel yoğunlaşmaya çok önemli bir katkı olacak bence.
|
|
|
|
|
|
#4 |
|
Arkitera Üyesi
İstanbul
Mimar
Kayıt Tarihi: 08-04-2008
Mesaj: 1
![]() |
kitap gercekten cok sürükleyici ve heyecan verici.Acaba gercekten böyle bir müze var mı?Bu derece saplatılı bir ask yasanmıs mı? O esyalar nerde diye kafamda o kadar çok soru oluşmuştu ki kitabı bitirdiğimde ...Şimdi hepsinin böyle bir projeyle cevaplanmış olması gerçekten çok heyecan verici.
|
|
|
|
|
|
#5 |
|
Arkitera Üyesi
İstanbul
Mimar
Kayıt Tarihi: 01-03-2008
Mesaj: 4
![]() |
Kendi payıma hiç de gıpta etmiyorum İhsan Bilgin’in pozisyonuna; zira bu çok ama çok zorlu bir iş, hatta bu koşullarda tasarımcının neredeyse altından başarıyla kalkmasının imkansız olduğu bir problem. Neyse ki İhsan Bilgin’in kalbini bir ölçüde ferah tutmasını sağlayacak en azından bir neden var: işin bizzat romanın yazarı tarafından sipariş edilmiş ve sonuç ürünün onaylanmış olması. Böylece romanı okuyup sevmiş (ya da sevmeyip yine de konu edilen mekanları merak etmiş) olan okurlar müzeyi gezdikten sonra hayal kırıklığına uğrarlarsa faturanın kime kesileceği baştan belli.
Masumiyet Müzesi’ndeki fikrin bugüne kadar hiç benzeri olmadığı söyleniyor ya, belki de bunun nedeni bu fikrin kendisinde edebiyatın ruhuna kasteden bir teşebbüsü barındırmasıdır. İyi edebiyatla karşılaşmış her okur şunu gayet iyi bilir ki, romanda veya şiirde konu edilen mekan gerçekte var olsa bile, onun kitaptaki varlığı ile eserin içindeki varlığı asla birbirleriyle örtüşmez. Joyce sevenler Dublin’e giderler, Dostoyevski hayranları St. Petersbug’a, ama bulabilecekleri pek bir şey yoktur orada. Bütün eserini geçmişi yeniden kurmak üzerine inşa ettiği söylenen Proust için –belki de herkesten daha fazla—geçerlidir bu. O ünlü çaya batırılan çörek deneyiminden sonra Combray hiçbir zaman varolmadığı, ve hiçbir zaman olmayacağı şekliyle canlanıverir. Eğer bu virtüel ama yine de gerçek (bizzat Proust’un sözü, benim değil) bir varoluş ise, karşımızdakinin bir edebi eser, ya da yaratı olduğunu düşünebiliriz. Romanın hayat vermeye çalıştığı virtüeli görünür kılma zorluğunu en çok yaşayanlar roman uyarlaması yapan yönetmenlerdir sanırım. Çoğunlukla sinema endüstrisine dahil olmuş hoyrat yönetmenlerin büyük edebi eserleri katlettiklerine tanık oluruz. Sinema endüstrisinin henüz ilk palazlandığı yıllarda bir Tolstoy uyarlaması gören Virginia Woolf “hayır” diyerek isyan etmişti haklı olarak: “Anna Karanina bu değil.” Okurun zihnine yönelik bir tasallut olarak görmüştü bunu. Her edebiyatsever buna benzer hayal kırıklıkları yaşamıştır mutlaka. Dostoyevski’nin büyük romanlarının kötü uyarlamalarını televizyon dizisi olarak gördüğümde ben de benzer duygular yaşamıştım. Budala gibi olağanüstü bir romanın Kurosawa’nın elinde bile nasıl kötü bir duruma düştüğünü görüp sıkılmıştım ya da. Tersi durumlar da vardır tabii ki: sözgelimi Welles’in Kafka uyarlaması gerçekten harika bir filmdir. Ancak bunun arkasında Welles’in daha ilk filminden başlayarak kullandığı kamera hareketleri ve açılar ile Kafka edebiyatında sıklıkla işlenen hareketler arasındaki yakınlığa dikkat etmek gerekir. Problem, romanda anlatılan mekanların birebir temsillerinin oluşturulmasından daha derindir kısacası. Masumiyet Müzesi’nde de asıl amacın romandaki mekanı birebir temsil etmek olmadığı, müze mekanının da ikinci bir (o ağızlarda sakız olmuş deyişle) kurmaca olduğu söylenecektir tabii ki. Hatta bunun üzerine, üç aşağı beş yukarı tahmin edilebilecek referanslar çerçevesinde ucuz akademik metinler de üretilecektir. Ya da ‘Orhan Pamuk acaba yeni bir okuma tekniği mi öneriyor’ türünden budalaca sorgulamalarla da karşılacağız mutlaka. Oysa bütün ucuz akademik metin üretme çarklarının berisinde durum oldukça açık görünüyor: sanat çalışmasını eşleyen ikinci bir düşünsel üretimden çok aklı evvel bir küratörün (sanatla pazarlama ve reklam dünyasının kesiştiği nokta) düşünebileceği bir fikir var ortada. Sanatın mutlaka canlandırmak zorunda olduğu virtüeli, her yandan kuşatma hevesinde olan şeyin bizzat iletişim dünyası ve reklam sektörü olduğunu söylemek meseleyi bizim açımızdan daha anlaşılır kılacaktır. Asla ele geçemeyecek olanı somut haliyle vermek büyük kapitalistin hayalidir her zaman. Ve bugün bunun en yaygın örneklerini de tabii ki reklam sektörü verir. Bu reklamcı stratejisi romanın sonlarına doğru bir yerde büyük bir fütursuzlukla söyleniyordu zaten: roman müzenin reklamı olacak demek Orhan Bey. Aynı mantık bunun tersi için de bir o kadar geçerlidir. Burada sorun ticari pazarlama stratejisi değil sadece; tek başına bu yine de mazur görülebilir. Edebiyat tarihinde pazarlama örnekleri çoktur: Joyce’un Ulysses’i ilk yayınlandığında nasıl kurnazca stratejilerle pazarlandığını bilenler bilir. Ya da Dostoyevski’nin hemen hemen bütün eserlerini henüz yazılmadan sattığı ve hep büyük sıkıntı içinde, editör baskıları altında romanlarını bitirdiği yazılmıştır. Veya bir yerde yayımlayıp telif parası aldığı metinlerini ikinci bir dergiye satan Baudelaire’in, ironik bir tonla, edebiyatın nihayetinde para karşılığı satır doldurma işi olduğunu söylediği rivayet edilir. Buna rağmen Ulysses, Ecinniler, Kumarbaz büyük romanlardır. Baudelaire’in külliyatı hiç kuşkusuz değerlidir. Buradaki fark, eserin içine giren ve sözümona kurucu fikir haline bir reklam stratejisi. Sıradan bir okurun zihninde canlandırmak için asla ihtiyaç duymayacağı nesneler, başka ne tür bir fikir etrafında bir araya getirilebilir ki? Kötü bir romanda konu edilen tuzluğa benzeme talihsizliğine uğramış biçare bir tuzluk, sarı bir kadın ayakkabısı, üzerinde dudak izi olan bir çay bardağı, vs. Bütün bu zavallı nesneleri bir araya getiren şey nedir? Romanın bir köşesinde elden düşme bir felsefe diliyle yazılmış Aristocu zaman mefhumundan söz açan satırlar tatmin edici bir açıklama olarak düşünülemez bile. Edebiyat zaten kendi nesnelerini hayal ettirebildiği oranda güçlüdür. Ve zaten anlatılamayacak olana doğru yönelmekse asıl hedef (iyi edebiyatın ayırt edici niteliği budur), oraya ancak buradan varılır. *** Şimdi mimarın nasıl zorlu bir sorunla karşı karşıya olduğunu biraz olsun anlatabilmişimdir umarım. Bir müze düşünün ki içinde hem Munch’un Çığlık tablosu var, hem de yanı başında benzer şekilde çığlık atan bir adam duruyor. Resmin ruhunu katletmeyi amaçlamış cin fikirli bir küratörün işi değilse bu (o koşulda bile bu, can sıkıcı bir münasebetsizlik olurdu sanırım), düpedüz bir gülünçlük örneğine dönüşebilir çok çabuk. Adamı tavandan sarkıtsanız da, bir kaide üzerine koysanız da sonuç değişmeyecektir. Gülünçlüğün ve anlamsızlığın sınırlarına bu kadar kolay varılabilecek durumda iken tasarlamak, kuşkusuz, hiç kolay değildir. Belki durumun zorluğuyla baş edebilmek için –her ne kadar sağlam bir yol olmasa da—ironiye başvurulabilir. Tabii oradan da nereye varılacağını kestirmek güç –ya da korkutucu. Yine de başta söylediğim gibi, mimarın elini güçlendiren husus, yazarın doğrudan işin içinde olması ve sürece müdahale etmesi. Sadece bu. |
|
|
|
|
|
#6 |
|
Yönetici
İzmir
Mimar
Kayıt Tarihi: 20-06-2002
Mesaj: 482
![]() |
Sayın Şerif Süveydan güzel yazınız için teşekkürler.
Ben de kısaca şunu söylemek istiyorum; kurmaca bir metin aracılığı ile zihinlerde oluşturulan mekanın, fiziksel gerçeklikle ifade edilebilmesinin ve zihindeki mekanla örtüşmesinin ne kadar zor olduğunun yanında, eski bir yapıyı ele alıp yenilemek o yapının zaman içerisinde oluşan ruhunu da yok ediyor gibi... Sonuç bir tür ölü doğum gibi... Eski yapının eski olmasını sağlayan zaman içerisindeki yıpranmışlığı, yağmur suyu gibi dış etkenlerin yapı yüzeyinde oluşturduğu kendine özgü dokusu ve bunun oluşturduğu kendine özgü karakteri, yeniy-miş gibi yaptığınız anda yok edilmekte. Bence yapının yenilenmemiş eski görüntüsü Orhan Pamuk romanlarının zihinlerde oluşturduğu mekanlarına daha fazla denk düşmekte (yeni romanı okumasam da diğer roman mekanları bu tür bir karakter çağrıştırıyordu). Bu yenilenme ile ilgili Orhan Pamuk'un kendi düşüncesini gerçekten merak etmekteyim.
__________________
Murat Çağıl Kamu yapıları yarışmayla projelendirilmeli. En son MrT tarafından düzenlendi : 01-10-2008 10:41 |
|
|
|
|
|
#7 |
|
Yönetici
İstanbul
Mimar
Kayıt Tarihi: 15-01-2002
Mesaj: 5.756
![]() |
Efendim.
Masumiyet Müzesi'ni okumadım. Okuyacağım. Kar'ı en son bitirmiştim. Bir türlü ısınamadım. Soğuk bir mekanda geçtiğinden değil. Ya da hani ne bileyim hani şu "Türkiye'de 1 milyon Ermeni öldürüldü" dediğinden değil. Bu sözün getirisini de takmam, tarihçi olmadan tarihi bilgi yumurtlamayı da. Çok takmıyorum yani. "Benim Adım Kırmızı" gibi önemli bir alt konuyu içeren bir kitap sonrası, o alt konuya bağımlı olan biri için sornasında gelen bir hayal kırıklığı gibi oldu. Çok edebiyattan anlamam. Ben şu anda "Masumiyet Müzesi" yerine "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"nü ikinci defa okuyorum. Çok mutluyum. Sırıta sırıta okuyorum. İhsan Oktay Anar'cı olmamın olayla ilgisi de yoktur. Ama Kurgunun mekansallaştırmasını bu kadar DERİN yapabilenler yanında, zaten var olan mekana bir kurgu katmak beni çok çok heyecanladırmadı dersem yalan olmaz. Söz konusu binanın rendırı yalan olmuş o ayrı mesele ama. Yanlış bir görselleme yöntemi deyip geçsem iyi olacak. Benim doğduğum ev hala aklımdadır. Arada sırada önünden geçerim. Şans eseri kayınvalide çok yakın oturuyor. Bazen bir iki sokak yolu uzatmak pahasına da olsa önünden geçerim. Örneğin bu köşe başı. 13 Eylül'de (80) ülkü ocakları ve dev-sol yandaşı öğrenci yurtlarına yakın olduğu için köşe başına dikilen nöbetçi erin biz camdan bakarken bayılması. Ve sokağa çıkma yasağı yüzünden yardımı ancak komşuya inen annemin karakola telefon etmesiyle gelmesi dün gibi aklımda. Koridorda ufak ufak çok ufak bir lavabo vardı. Ve ben o lavabo'nun altını hatırlarım çok iyi. Alt kısmını. Öyle görünürdü bana o lavabo. İnce çatlağı da tabii. Sonra büyük büyük kocaman bir evdi gibi gelirdi çok çok çok ufakmış. Basit bir ölçek sorunundan bahsettiğim yoktur. Sadece on yıllar sonra satmak için geldiğimde hissettiklerim konusunda bilgi verdim. Olmayan olayların olduğu bir evin satın alınmış ve üzerine tadilat görnüş olması ya da müze olup gezilmesi yaşanmışlığı sağlıklı kılmıyor ki zaten hikayenin yaşanmış olması da farketmiyor zaten. Kusuruma bakmayın bir Amat kadar gemi, ya da Eflatun'un geçtiği İstanbul kadar keskin ve tasvirlenemez ki bu aşk hikayesi önyargısıylayım. Söz konusu ana tema mekansal kuvvetlendiricilikse hele bir de. Okumadan yorumlar salladığım için affola. Ama "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" forumumdayken ve "Kar" Muhalefeti sonrası müze 10-15 gün bekleyecek gibi.
__________________
Selamlar ve Sevgiler ....................................... AYASOFYA SMG'nin serbest mimarlık yapanlara koyduğu kredi şartı durduruldu. Tasarlanmış-tasarlanmamış camiler TÜRKÇE KARAKTER KULLANINIZ. "v" yerine "w" kullanmayınız. Kurallar için TIKLAYINIZ En son ayasofya tarafından düzenlendi : 01-10-2008 00:39 |
|
|
|
|
|
#8 |
|
Yönetici
İstanbul
Mimar
Kayıt Tarihi: 08-04-2001
Mesaj: 2.663
![]() |
Bence önyargılar çok hakim burada dile getirilenlere...Magazinel ya da sansasyonel ve küçümseyici ön germeli bakışlar anlama çabasını da gölgeliyor görünüyor. Mesela, neden romanın mekanına ait bir unsurun varlığından şüphe etme eğilimi göstermediğimiz "fiziksel" dünyanın mekanına müdahalesini bir gerçeklik tartışması olarak gündeme getirmiyoruz da hemen pazarlama ve reklam stratejilerine sarılıp dudak bükmeyi seçiyoruz? Bu ülkede yıllardır "müze yok" serzenişinin arzuladığı o şaşalı, "batı" göstergeleri yüklenmiş tapınakları yerine, saplantılı hatta hastalıklı bir motivasyonla, İstanbul'un hiç te şıkır şıkır olmayan bir yerinde, sıradan bir binanın müzeleşmesindeki basit tavır üzerine neden sorular sorma gereği duymuyoruz? Edebiyatın edepli ve rol modelli katarsisine karşı edepsiz, sıradan olanın dünyanın kültür olarak yücelttiği kutsallıklar karşısına dikilmesi neden merak konusu olamıyor? Önyargılardan...
|
|
|
|
|
|
#9 | |
|
Yönetici
İzmir
Mimar
Kayıt Tarihi: 20-06-2002
Mesaj: 482
![]() |
Alıntı:
Zihinde kurgulanan yaşamların geçtiği hayali mekanlara denk düşen, dünyamız üzerinde mekanlar olabilir. Ama bunlar, o kurgusal yaşamların izlerini yansıtan unsurlarla da denk düşmelidir, zamandan bağımsız sadece fizilsel sınırlar bunun için yetersizdir diye düşünüyorum. O yapı eskimişliği ile kirlenmişliği ile bence daha güzel. O yüzden yazarın yapı hakkındaki düşüncesini merak ediyorum, kurgusundakini hangi durum karşılıyor, eski mi yeni mi? Aslında şu soru daha doğru belki; roman kahramanı Kemal bu müzeyimi hayal ediyor? (işveren o anlaşılan) Burada şu cümle göze çarpıyor; "Öyle bir proje yapılmalıydı ki, bina hem sınırları, ölçüleri ve sentaksı ile bildiğimiz sıradan apartman yapısı olmayı sürdürmeliydi, hem de bu ilk göze çarpan özelliklerinden beklenmeyecek, onları zorlayan bir hamle yapmalıydı. Orhan başta mekân düzeninin olduğu gibi muhafaza edilerek “enstelasyon”larla müzeye dönüştürülme fikrinde olmasına rağmen, bu kaygılara hak verdi." Sergileme düzeni ile ilgili olarak ise; "Nesneleri izleyicilerden olduğu kadar birbirlerinden de koparacak bu öneriyi fazla soyut buldu Orhan. Vurgunun nesnelerden ziyade mekâna yapılmış olması rahatsız etti onu. Fazla estetize edilmiş buldu. Nesneler tesadüfileşiyor, herhangileşiyor, aralarındaki romanda ince ince işlenen örüntüler askıya alınmış oluyordu. Kahramanınını, onun tek tek nesneler aracılığıyla yaşadıklarını ciddiye almamakla suçladı beni. Kendi açısından haklıydı. Ben kendi kurguladığım mekân senaryosunu izleyerek, senaryoyu sonuna kadar zorlayarak çözmeye çalışıyordum sorunu." "BK: Kemal’in müzeyi kurmaktaki amacı “zamanı mekâna dönüştürmek”se (s.564), bu “soyutlamak” ve somuttan uzaklaşmak anlamına gelmiyor mu? İB: Evet, ben de öyle düşünmüştüm başlangıçta. O zaman roman henüz yazılmamıştı. Roman yazıldıktan, Kemal’in ne yaşadığı belli olduktan sonra anladım ki, Kemal öyle yaşamıyor. O tek tek nesnelere işaret ettikleri hatıralar üzerinden anlam vermekten vazgeçmiyor hiç bir zaman. Füsun’a olan saplantısından özgürleşip, onun üzerinde işlem yapıp başka bir faza geçmiş olmuyor. Sanatsal yaratıyı kışkırtacak bir epiphany yaşamıyor. Bir aşık olmaktan sanatçı olmaya doğru evrilmiyor. Yaşadıklarının sanatsal temsilini Orhan Pamuk’a devretmesi tesadüf değil bu bakımdan. Müze yapma sürecini, saplantısını pratik bir faaliyete dönüştürme olarak yaşıyor. Sözünü ettiğin “..tek tek eşyaları değil, mekânın derinliğini geceleri içinde hissetme..” ve “zamanın mekâna dönüşmesi” ile ilgili sekans da zaten müzeyi kurmaktaki amacı değil, müze bittikten sonra nesneleri yukarıdan seyrederken hissettikleri..."
__________________
Murat Çağıl Kamu yapıları yarışmayla projelendirilmeli. En son MrT tarafından düzenlendi : 01-10-2008 10:13 |
|
|
|
|
|
|
#10 | |
|
Yönetici
İstanbul
Mimar
Kayıt Tarihi: 15-01-2002
Mesaj: 5.756
![]() |
Alıntı:
"Bir gerçeklik tartışması" burada ne romanın ne de onun öznel halinin bir uzantısı bence. Önceki yazımda da söylediğim gibi benim için bu gerçekliğin önemi yok. Yani bir filmin "gerçek yaşamdan" alınması ya da alınmaması benim için çok farketmiyor. Örneğin "Fight Club" gerçek bir hikayeden alınsa da alınmasa da benim için çok önemli. Ya da "gerçek" olmasının ya da olmamasının sonua etkisi neredeyse sıfır. Keza "kelebek" gerçek bir hikaye denir ama romana da pek uymaz, roman da gerçeğe pek uymaz. Çok da önemli değildir ki. "Edebiyatın edepli ve rol modelli katarsisine karşı edepsiz, sıradan olanın dünyanın kültür olarak yücelttiği kutsallıklar karşısına dikilmesi neden merak konusu olamıyor?" Bunu anlamadım ben. Cahilliğime veriniz. Örneğin katarsis bir rol modeli değil bence bu konu için. Ama hem "edepsiz" hem de "sıradan" olmanın nasıl olacağını da merak ettim. Eğer roman "sıradanlığı edepsizce" yapamıyorsa... Ben magazinel ya da bir satış politikası olaarak görmüyorum bunu. Hatta Orhan Pamuk'un bu tür magazinel satış hallerine başvurmayacak kadar "sorunlu" olduğunu görüyorum zaten. Buradaki "sorun" sahibi kelimesi kötüleme sayılmaz aman ha. Ama kesinlikle iltifat da değil. Kolay gelsin.
__________________
Selamlar ve Sevgiler ....................................... AYASOFYA SMG'nin serbest mimarlık yapanlara koyduğu kredi şartı durduruldu. Tasarlanmış-tasarlanmamış camiler TÜRKÇE KARAKTER KULLANINIZ. "v" yerine "w" kullanmayınız. Kurallar için TIKLAYINIZ |
|
|
|
|
|
|
#11 |
|
Yönetici
İstanbul
Mimar
Kayıt Tarihi: 08-04-2001
Mesaj: 2.663
![]() |
Pamuk'un romanda en iyi gösterdiği şeyin anlam adını verdiğimiz meselenin nesnelere (veya öznelere de) içkin nitelikler olmadığı, özne ve nesne gibi keskin bir ikili kategori paketinin sorunlu ve sorgulanması gerektiği ve Pamuk'un da bu ilişkinin rastlantısal, yani kurgusal (konstrüksiyon), ve hatta öznenin patolojik uzantıları olduğunu ama bu patolojinin de derinlik ya da tutku denen yoğunlaşmanın nişlerinden biri olduğunu göstermesi.
Gerçek ve gerçeklik iki farklı kavrayış. Gerçeklik kavrayışı hakikat kelimesinin bilinçdışı alanına işaret eden bir boyut taşıyor bence. Şerif süveydan'ın yazısında geçen virtüel kelimesi kilit bir kavram mesela. Ancak Türkçe karşılığı olarak kullanılan "sanal" kelimesi kavramsallaştırmadan önce bir yargı dayatıyor gibi görünüyor; gerçek olmayan, gerçek dışı, gerçek ya da giderek hakikatın düşük hali. Virtüel ve reel aslında sürekli içiçe bulunan ve birbirlerine geçişimlerin olduğu bir oluş. Ancak bizim şüphe etmediğimiz dünya algısında reel başka bir şey, virtüel de bambaşka. İkisi farklı başkalıklar ama bu birbirleriyle etkileşmedikleri anlamına gelmiyor. Bizim alışkanlıklarımız reel dünyaya yönelik daha "sağlam" inanışlarla kurulu olduğundan virtüel bir dünyanın reel dünyaya sızmasını anlamlandıramıyoruz izlenimi oluşturuyor, sanki burada yazılanlarda. |
|
|
|
|
|
#12 |
|
Yönetici
İstanbul
Mimar
Kayıt Tarihi: 15-01-2002
Mesaj: 5.756
![]() |
Açıkçası "Benim adım kırmızı" bahsettiğiniz "anlam"ı içerirken diğerleri konusunda bunu yakalayamadığımı bildireyim.
Ayrıca "önyargı" çok da kötü bir şey değildir. Zaman kazandırır. Bu tip konular için "önyargıyı kırmak" daha değerli kılar çalışmayı. Önyargılar da kırılması daha kolay şeylerdir en azından benim için. "Yargı"dan daha hafiftir yani. Daha okumadım ama Pamuk Romanlarına "KAFADAN" bir olumlu not vermek de önyargıdır. Bunu da unutmamak gerekir. Çok çok çok hyecanla hevesle okumam Orhan Pamuk'u. Nobel de görecelidir -ya da siyasidir- biraz yani :-) Ama okuyacağım. Saatlerin ikinci kez ayarlanmasını bekleyecek benim için. Teşekkürler.
__________________
Selamlar ve Sevgiler ....................................... AYASOFYA SMG'nin serbest mimarlık yapanlara koyduğu kredi şartı durduruldu. Tasarlanmış-tasarlanmamış camiler TÜRKÇE KARAKTER KULLANINIZ. "v" yerine "w" kullanmayınız. Kurallar için TIKLAYINIZ |
|
|
|
|
|
#13 | |
|
Yönetici
İzmir
Mimar
Kayıt Tarihi: 20-06-2002
Mesaj: 482
![]() |
Alıntı:
Ve bu yapı örneğinde bir metin (metnin kahramanı Kemal bir karakter), bu metni oluşturan bir yazar (ki virtüelin asıl oluştuğu ortam orası) ve üçüncü kişi bir mimar var (ki o da bir özne, ve onun anlığındaki virtüel görüntü ne kadar yazar ya da kahramanınkine denk düşer). Gerçekten çok ilginç bir deneysel tasarım olsa gerek. Bu tasarımda mimar biraz çevirmen rolünde gibi (ya da olması gereken bu); yani bir dillin araçları ile kurulan bir yapıyı, başka bir dilin araçları ile yeniden inşaa etme rolündeki bir çevirmen. Eğer bu iki dil ile kurulan iki yapı, anlamsal açıdan tam olarak denkse tasarım başarılıdır bence...
__________________
Murat Çağıl Kamu yapıları yarışmayla projelendirilmeli. |
|
|
|
|
|
|
#14 |
|
Yönetici
İstanbul
Mimar
Kayıt Tarihi: 08-04-2001
Mesaj: 2.663
![]() |
Önyargılar kolay kırılan şeyler diyorsunuz ayasofya ama satırların içine sızdırmadan da rahat edemiyorsunuz
Hatta, bu önyargının manyetik çekimine giren her meseleyi de ekliyorsunuz, Nobel vurgusu gibi ya da benim kafadan olumlu not vermem gibi. Ben daha öncesinde Orhan Pamuk'un hiçbir kitabını okumamıştım. Yazdıklarım sadece bu kitap üzerinden zihnimde olanlarla ona kitap içinden eklemlenenlere yönelik. Orhan Pamuk en başından beri bunu yapıyor iddiam yok. Ayrıca bir yazarın ya da düşünsel bir alan içinden hayata dair üretimler veren kişilerin öncesinde titizlikle belirlenmiş tekil bir programın farklı sürümlerini ortaya çıkardıkları gibi bir inancım da yok. Üretim denen şeyin belirli bir aralıktaki "dert"lerden ötürü tetiklendiği aşikar olabilir. Ancak bu "dert"ler, işler ortaya çıktıkça başka etkileşimler ve tetiklemelerle hiç düşünülmemiş ama sonradan farkedilmiş ve inşasını bu farkedişler üzerine kuran boyutlar içerebiliyor (ki Pamuk kavradığım kadarıyla böyle bir güzergahın içinde). Dolayısıyla, "Benim Adım Kırmızı" dile getirdiğiniz anlam dışında burada dile getirdiğim diğer boyutların olmaması gayet olağan görünüyor.Burada konu olan yapıysa aslında romanın bir alt metni gibi görünüyor. Ne romanın ikamesine yönelik bir hamle ne de romanın birebir görselleştirilmesi. İşi sipariş eden Orhan Pamuk ama aynı zamanda da Kemal, romanın kurgusu üzerinden gidersek. Hangisi gerçek; gerçek nedir? Bugün, bizim tanıklığımızda eşzamanlı belirmesinden dolayı dudak bükmek çok kolay. Peki, romandaki gibi gelecek nesillere seslenen zihnin içinden bakıp geçmişe yönelik sorarsak ne tür kavrayışlar türetebiliriz? 100 sene sonrasında bu müzeyi gezen birisi için gerçekliğinden şüphe edilebilir bir ürün mü olacak Masumiyet Müzesi? Peki, geriye dönüp bakalım: Parthenon ne kadar gerçek ya da hakiki bu anlamda? Neden o mimarlığın kaynağı da Çukurcuma'daki bu sıradan apartman yapısı mimarlık hakkında düşünebilmemiz için bir kaynak olmak yerine küçümseme bahanesi olmak durumunda? İlk mesajımdaki gıpta ettiğim husus buydu aslında. Böyle bir talep, sipariş, iş çok sıklıkla karşılaşılan bir konu değil besbelli ki. |
|
|
|
|
|
#15 | |
|
Yönetici
İstanbul
Mimar
Kayıt Tarihi: 08-04-2001
Mesaj: 2.663
![]() |
Alıntı:
|
|
|
|
|
![]() |
| Yerimi olarak kaydedin |
| Etiketler |
| edebiyat, ihsan bilgin, masumiyet müzesi, orhan pamuk |
| Şu an bu konuyu izleyen aktif kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Modları Görüntüle | |
|
|