![]() |
|
|||||||
| Mimarlık Mimarlar ve mimarlık dünyasına ilişkin genel konular bu başlık altında. |
![]() |
|
|
Konu Araçları | Modları Görüntüle |
|
|
#76 | |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
Şiirin Sorumlulukları ile Mimarinin Sorumlulukları...
Şiirin Sorumlulukları ile Mimarinin Sorumlulukları açısından; Şiirde Modern sorgulama ile Mimaride Modern sorgulama arasında bazı farklar olması gerekmez mi?
Örneğin şiirde toplumsalcılık şiir akımlarından sadece bir akım iken mimaride fizik zorunluluk halini almaz mı? En basitinden bir örnek olsun diye "deprem açısından" ayakta durmak ve insana zarar vermemek sorumluluğu gibi... Soyut gibi algılansa bile tamamen fizik bir konudur; örneğin "İnsanı mutsuz etmemek sorumluluğunu duymak" gibi... Bu örnekleri daha da artırmak sorun olmasa gerek. Bu bakış açısıyla Sayın Arıkoğlu'nun çevirisini yaptığı (tekrar elinize sağlık... ) modern şiirin aşağıdaki kodlarına izninizle (Mimariyi gözeterek, ilk aklıma gelenlerden oluşan) bir iki not eklemek istiyorum. "MODERNİST POETRY" (Modernist Şiir) Tarifi ve Temaları: 1. "Experimentation": Sürekli araştırmak, kabul edilmişi dışlamak, geçmişi reddetmek. "Bilimsel şüphecilik, kendini bile reddebilecek sorgulayıcılık..." 2. "Anti Realism": Gerçekçilik ve somutluğa karşıt olmak. Modern sadece kendini temsil edebilir "Sorumluluklarının bilincinde olarak hesap verebilirlik..." 3. "Individualism": Aydın olmak, Bireysellik, Kendi özgün görüşünü savunmak ve "iç dünyanı" temsil etmek. "Kendi ayakları üzerinde durabilen, özgüvenli, biriciklik..." 4. "Intellectualism": Entelektüallik, Analatik ve parçalanmış fikirlerin temsili, nihai sonuça erişmemiş fikirlerin tercihi. Formalden ve mükemmelikten kaçınmak. "Bilginin, açıklıkla paylaşımı..." 5. "The Shock of the New": Yeninin şok etkisi, sürekli yeninin yaratıcılıkla aranması "Saygıdeğerlik, kadirbilirlik..." 6. "The Always Unconventional": Her zaman unkonvensiyonalı ( alışılmış olmayanı) tercih etmek. Kabul edilmişten kaçınmak. "Kopyacılıktan kaçınmak..." 7."The Ever Individual" : Sürekli özgünlüğün tercihi, başka birşeyi temsil etmeden kendi gibi var olanın tercihi. "Kendini bilme sorumluluğu..." 8." Elitist Individualism": Aydınlığın yükselmesi, bireyselliğim kendini beğenmesi "Sosyal empati düzeyine ulaşarak kendine bakabilmeyi bilmek..." Yani "Ayna ayna söyle bana bu işte ne kadar saçmaladım ))" Gibi... ![]() //////////// Alıntı:
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
|
#77 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
"Olmayana ergi..." olsun diye değil...
Aşağıdaki yazının son sözünü en başa aldım...
"Olmayana ergi..." olsun diye değil... "Yeni mimari söylem bu duruma baş kaldıran sözlerle başlamalıdır." Bu söz herkes için geçerli... *** "Toplumu Dışlamış Bir Mimari Söylem Doğan Kuban, Deniz İncedayı İnsanların büyük çoğunluğunun, yaşadıkları çevreye ilgilerinin eksikliği kentlerdeki olumsuzlukların nedenlerinden birisidir. Kentlerdeki çirkinliğin ve kargaşanın bunun ötesinde de pek çok nedeni vardır. Ancak estetik yoksunluğun biçimsel sorumluluğu bir ölçüde mimarlara aittir. Bir hastalık gibi kentleri saran apartman kutularının tasarımcıları olan mimarların, söylemlerinde bu olguyu dışlamaları çağdaş kapitalist toplumun, sıradan insanı sayıya indirgeyen, pazarlamacı ve paraya tapan doğasını en iyi açıklayan olgulardan birisidir. Apartman Kutuları ve Sakinleri Bir örnek olarak burada, çalışan bir ailenin kiraladığı iki oda bir salonlu bir daireden söz edelim. Bu daire, İstanbul’un ya da Türkiye’nin herhangi bir mahallesinde, altı-sekiz katlı bir apartmanın üçüncü katındadır. Kötü inşa edilmiş tipik bir apartman kutusudur. Duvarlar ve pencereler su alır. Soba ile ısınan yapının bacaları küçük yapıldığı için rüzgarlı havalarda duman içeriye vurur. Banyoda ve WC’de yer gideri iyi çalışmadığı için evi sıklıkla su basar. Mahallede yeterli olan kent suyu basıncı, apartman tesisatının kötülüğü nedeniyle üst katlarda yetersizdir. Tavanda elektrik boruları açıktan geçer. Kofralar, daire girişlerinin üzerindedir. Kötü dökülmüş mozaik merdivenin korkuluğu sallanır. Merdiven evinin sıvaları da yer yer dökülmüştür. Çöp kutuları ve ayakkabılar dairelerin kapıları önündeki sahanlıktadır. Bu konutların yapım kaliteleri çok düşük olduğundan, depreme karşı dayanıklı bir yapıya sahip olmadıkları da söylenebilir. Cepheler, daire planları, kullanılan malzemeler herhangi bir estetik, hatta işlevsel kritere göre değerlendirilebilecek nitelikte değildir. Bunların ne tasarımında, ne inşaatında, ne de içinde yaşayan insanların yaşamında estetik bir endişe söz konusu olmamıştır . Bu binaların hayata gelişlerinde, bir plana uyulduğu varsayılsa bile, çevre ve yapı estetiği, ulaşım, alt yapı, görsel, işitsel konfor, komşuluk ilişkileri vb. gibi sorunların söz konusu edilmediği söylenebilir. Araba parkları yoktur. Betonarme yüksek konut blokları yeni Türk kentlerinin asal simgesi olmuştur. Bu zevksiz kutu mimarisi, çağdaş Türk kentini, toplumunu, devletini, belediyesini, yaşam kültürünün estetik düzeyini, ekonomik yapısını ve davranışlarını simgelemektedir. Kuşkusuz Türkiye’de bunların ötesinde bir mimari etkinlik , bunların ötesinde estetik kalite yaratabilen bir mimari potansiyel vardır. Ne var ki, bunlar, büyük kitle içinde miniskül bir yer işgal ederler. Kutu mimarları büyük meslek kitlesinin yaşamak zorunda olan üyeleridir. Toplumun sosyal ve kültürel yapısı bu sonuçları doğurmaktadır. Bu gerçek tablo, kimsenin suçlanmasını da gerektirmemektedir. İstanbul’da yaklaşık 8 milyon kişi bu tür konutlarda oturmaktadır. Bu yapıların oluşturduğu hastalıklı ortamın düşük kalitesi, mimarların sohbetlerinde önemli bir yer tutar. Ancak, bunların ve mimarlığın bu bağlamdaki kaderiyle ilgili olarak tesadüfi bir kaç gözlem dışında, kapsamlı bir inceleme bulmak da kolay değildir. Moda olan mimari söylem, dünyanın ünlü mimarlarının yaptıkları yapılar, söyledikleri sözler, turistik oteller, zengin konutları, ve kuramsal spekülasyonlarla sınırlıdır. Gökdelenler tartışmaların odak noktalarıdır. Mimari söylem, kentli nüfusunun çoğunluğunun içinde yaşadığı mimariyi neredeyse görmezlikten gelmektedir. Türk toplumunun gelişememiş, kent ortamında yeşermekte zorlanan eleştirel düşüncenin ülke nüfusunun yüzde sekseninin içinde yaşadığı konutlarla ilgili ayrıntılı bir söylem geliştirmemiş olması düşündürücüdür. Bir yandan kentlerin plansız, çarpık gelişmelerinden yakınıp, öte yandan bu çirkinliğin temel öğesi olan mimari salgınını köklü bir eleştiri konusu yapmamak, anlaşılması zor bir “adam sende” cilikdir. Bunun giderek, uluslararası tüketim söylemiyle empoze edilen, biraz da özendirildiğimiz bir bütünleşme çabası sonucunda bir tür yarı sömürge kültürü gösterisine dönüştüğü söylenebilir. Çarpık Mimari Söylem Türkiye’ de turizm amacıyla “Sungate Port Royal” otelleri, “Dubai Kuleleri” ve milyonluk lüks konutlar yapılırken, nüfusun yarısından çoğu yarı gecekondu apartmanlarda yaşıyorsa ve bu durum mimari söylemde yer almıyorsa, bu çarpık bir mimari kültür söylemini açıklar. Mimarlık kamu oyunun, gecekondu konusuna olduğu gibi, kutu mimarisi konusuna da aynı yoğunlukla ve duyarlılıkla eğilmesi gerekir. Bu kent kamburu aydın mimar kesimi için belki de en önemli sorundur. Bugün kent dokusunun oluşturduğu ilkellik ve çirkinlik 21. yüzyılda ülkenin yaşamına egemen olacak kültürel engellerin de bir özetidir. Kent ve mimarinin aynasında imgeler, pek çok alandaki çarpıklıkların büyütülmüş örnekleridir. Kentin trafiğinde yarattığımız kaosu mimariye de getirdik. Turizmi de böyle yorumluyoruz. Demokrasiyi ve özgürlüğü , hatta eğitimi de aynı ilkellik ve sayısal pragmatizm çerçevesinde yorumlayabiliyoruz. Bu denli kaygısızca inşa edilmiş yapıların ve onların yarattığı kent dokusunun kişi ve toplum psikolojisini nasıl etkileyeceğini hayal edebiliriz. Büyük bir bölümü kırsal kökenli olan halk; düzensizliği, çirkinliği , rahatsızlığı büyük kentin özellikleri olarak görmekte, bunlarla yaşamakta ve daha iyisini istemeyi düşünememektedir. Bu durumu kentsel yaşamın bir sonucu olarak algılamaktadır. Toplum çirkinin, doğa düşmanlığının, hava kirliliğinin, gürültünün, stresin farkında değildir adeta. Sükuneti, kentsel konforu unutmuş durumdadır. Kutu çevrelerin içinde yaşamanın yarattığı izolasyon, yaratıcılıktan uzak, tek düze ve robot bir toplumu üretmektedir. Fakat ülkemiz için bunun gelişmiş toplumlara göre riskli yönleri olduğunu anımsamalıyız. Batılı ülkelerde kentlilik dönemleri, düşüncelerin bir rasyonel çağı, entelektüel örgütlenmeler ve bugünkü kent baskısına karşı çıkabilecek birikimler vardır. Bugün bir İstanbul’lu, bir Paris’linin, 18 yüzyıldan bu yana sahip olduğu deneyimlerden hiç birine sahip değildir. Bugünün çevre üretimi, yaratıcılığını ve duyarlılıklarını yitirmiş bir toplumun; kültür düzeyinin, kaderine boyun eğmişliğinin, politik hamlığının bir araç haline getirildiğini gösteren bir işarettir. Kentler bu ‘konteyner’leri depolayan antrepolara dönüşmektedirler. Bu sağlıksız binalarda oturan yeni kent insanının ise, yaratıcı olma şansı çok sınırlıdır. Yeni mimari söylem bu duruma baş kaldıran sözlerle başlamalıdır." 13 Mayıs 2006, Cumartesi, Cumhuriyet Gazetesi eki, "Bilim Teknik Dergisi," Sayı: 999, Sayfa: 14
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
#78 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
"Olmayana ergi..." olsun diye değil...
Aşağıdaki yazının son sözünü en başa aldım...
"Olmayana ergi..." olsun diye değil... "Yeni mimari söylem bu duruma baş kaldıran sözlerle başlamalıdır." Bu davet herkes için geçerli... M.K. *** "Toplumu Dışlamış Bir Mimari Söylem Doğan Kuban, Deniz İncedayı İnsanların büyük çoğunluğunun, yaşadıkları çevreye ilgilerinin eksikliği kentlerdeki olumsuzlukların nedenlerinden birisidir. Kentlerdeki çirkinliğin ve kargaşanın bunun ötesinde de pek çok nedeni vardır. Ancak estetik yoksunluğun biçimsel sorumluluğu bir ölçüde mimarlara aittir. Bir hastalık gibi kentleri saran apartman kutularının tasarımcıları olan mimarların, söylemlerinde bu olguyu dışlamaları çağdaş kapitalist toplumun, sıradan insanı sayıya indirgeyen, pazarlamacı ve paraya tapan doğasını en iyi açıklayan olgulardan birisidir. Apartman Kutuları ve Sakinleri Bir örnek olarak burada, çalışan bir ailenin kiraladığı iki oda bir salonlu bir daireden söz edelim. Bu daire, İstanbul’un ya da Türkiye’nin herhangi bir mahallesinde, altı-sekiz katlı bir apartmanın üçüncü katındadır. Kötü inşa edilmiş tipik bir apartman kutusudur. Duvarlar ve pencereler su alır. Soba ile ısınan yapının bacaları küçük yapıldığı için rüzgarlı havalarda duman içeriye vurur. Banyoda ve WC’de yer gideri iyi çalışmadığı için evi sıklıkla su basar. Mahallede yeterli olan kent suyu basıncı, apartman tesisatının kötülüğü nedeniyle üst katlarda yetersizdir. Tavanda elektrik boruları açıktan geçer. Kofralar, daire girişlerinin üzerindedir. Kötü dökülmüş mozaik merdivenin korkuluğu sallanır. Merdiven evinin sıvaları da yer yer dökülmüştür. Çöp kutuları ve ayakkabılar dairelerin kapıları önündeki sahanlıktadır. Bu konutların yapım kaliteleri çok düşük olduğundan, depreme karşı dayanıklı bir yapıya sahip olmadıkları da söylenebilir. Cepheler, daire planları, kullanılan malzemeler herhangi bir estetik, hatta işlevsel kritere göre değerlendirilebilecek nitelikte değildir. Bunların ne tasarımında, ne inşaatında, ne de içinde yaşayan insanların yaşamında estetik bir endişe söz konusu olmamıştır . Bu binaların hayata gelişlerinde, bir plana uyulduğu varsayılsa bile, çevre ve yapı estetiği, ulaşım, alt yapı, görsel, işitsel konfor, komşuluk ilişkileri vb. gibi sorunların söz konusu edilmediği söylenebilir. Araba parkları yoktur. Betonarme yüksek konut blokları yeni Türk kentlerinin asal simgesi olmuştur. Bu zevksiz kutu mimarisi, çağdaş Türk kentini, toplumunu, devletini, belediyesini, yaşam kültürünün estetik düzeyini, ekonomik yapısını ve davranışlarını simgelemektedir. Kuşkusuz Türkiye’de bunların ötesinde bir mimari etkinlik , bunların ötesinde estetik kalite yaratabilen bir mimari potansiyel vardır. Ne var ki, bunlar, büyük kitle içinde miniskül bir yer işgal ederler. Kutu mimarları büyük meslek kitlesinin yaşamak zorunda olan üyeleridir. Toplumun sosyal ve kültürel yapısı bu sonuçları doğurmaktadır. Bu gerçek tablo, kimsenin suçlanmasını da gerektirmemektedir. İstanbul’da yaklaşık 8 milyon kişi bu tür konutlarda oturmaktadır. Bu yapıların oluşturduğu hastalıklı ortamın düşük kalitesi, mimarların sohbetlerinde önemli bir yer tutar. Ancak, bunların ve mimarlığın bu bağlamdaki kaderiyle ilgili olarak tesadüfi bir kaç gözlem dışında, kapsamlı bir inceleme bulmak da kolay değildir. Moda olan mimari söylem, dünyanın ünlü mimarlarının yaptıkları yapılar, söyledikleri sözler, turistik oteller, zengin konutları, ve kuramsal spekülasyonlarla sınırlıdır. Gökdelenler tartışmaların odak noktalarıdır. Mimari söylem, kentli nüfusunun çoğunluğunun içinde yaşadığı mimariyi neredeyse görmezlikten gelmektedir. Türk toplumunun gelişememiş, kent ortamında yeşermekte zorlanan eleştirel düşüncenin ülke nüfusunun yüzde sekseninin içinde yaşadığı konutlarla ilgili ayrıntılı bir söylem geliştirmemiş olması düşündürücüdür. Bir yandan kentlerin plansız, çarpık gelişmelerinden yakınıp, öte yandan bu çirkinliğin temel öğesi olan mimari salgınını köklü bir eleştiri konusu yapmamak, anlaşılması zor bir “adam sende” cilikdir. Bunun giderek, uluslararası tüketim söylemiyle empoze edilen, biraz da özendirildiğimiz bir bütünleşme çabası sonucunda bir tür yarı sömürge kültürü gösterisine dönüştüğü söylenebilir. Çarpık Mimari Söylem Türkiye’ de turizm amacıyla “Sungate Port Royal” otelleri, “Dubai Kuleleri” ve milyonluk lüks konutlar yapılırken, nüfusun yarısından çoğu yarı gecekondu apartmanlarda yaşıyorsa ve bu durum mimari söylemde yer almıyorsa, bu çarpık bir mimari kültür söylemini açıklar. Mimarlık kamu oyunun, gecekondu konusuna olduğu gibi, kutu mimarisi konusuna da aynı yoğunlukla ve duyarlılıkla eğilmesi gerekir. Bu kent kamburu aydın mimar kesimi için belki de en önemli sorundur. Bugün kent dokusunun oluşturduğu ilkellik ve çirkinlik 21. yüzyılda ülkenin yaşamına egemen olacak kültürel engellerin de bir özetidir. Kent ve mimarinin aynasında imgeler, pek çok alandaki çarpıklıkların büyütülmüş örnekleridir. Kentin trafiğinde yarattığımız kaosu mimariye de getirdik. Turizmi de böyle yorumluyoruz. Demokrasiyi ve özgürlüğü , hatta eğitimi de aynı ilkellik ve sayısal pragmatizm çerçevesinde yorumlayabiliyoruz. Bu denli kaygısızca inşa edilmiş yapıların ve onların yarattığı kent dokusunun kişi ve toplum psikolojisini nasıl etkileyeceğini hayal edebiliriz. Büyük bir bölümü kırsal kökenli olan halk; düzensizliği, çirkinliği , rahatsızlığı büyük kentin özellikleri olarak görmekte, bunlarla yaşamakta ve daha iyisini istemeyi düşünememektedir. Bu durumu kentsel yaşamın bir sonucu olarak algılamaktadır. Toplum çirkinin, doğa düşmanlığının, hava kirliliğinin, gürültünün, stresin farkında değildir adeta. Sükuneti, kentsel konforu unutmuş durumdadır. Kutu çevrelerin içinde yaşamanın yarattığı izolasyon, yaratıcılıktan uzak, tek düze ve robot bir toplumu üretmektedir. Fakat ülkemiz için bunun gelişmiş toplumlara göre riskli yönleri olduğunu anımsamalıyız. Batılı ülkelerde kentlilik dönemleri, düşüncelerin bir rasyonel çağı, entelektüel örgütlenmeler ve bugünkü kent baskısına karşı çıkabilecek birikimler vardır. Bugün bir İstanbul’lu, bir Paris’linin, 18 yüzyıldan bu yana sahip olduğu deneyimlerden hiç birine sahip değildir. Bugünün çevre üretimi, yaratıcılığını ve duyarlılıklarını yitirmiş bir toplumun; kültür düzeyinin, kaderine boyun eğmişliğinin, politik hamlığının bir araç haline getirildiğini gösteren bir işarettir. Kentler bu ‘konteyner’leri depolayan antrepolara dönüşmektedirler. Bu sağlıksız binalarda oturan yeni kent insanının ise, yaratıcı olma şansı çok sınırlıdır. Yeni mimari söylem bu duruma baş kaldıran sözlerle başlamalıdır." 13 Mayıs 2006, Cumartesi, Cumhuriyet Gazetesi eki, "Bilim Teknik Dergisi," Sayı: 999, Sayfa: 14
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
#79 |
|
Forum Üyesi
Kayıt Tarihi: 06-12-2002
Mesaj: 2
|
Modernin işlevi üzerine
Sayın Karadağ,
Merhaba tekrar Uzun süredir bende merak ediyordum foruma neden az katılım oldu diye... meğerse diğer sayfaları gözden kaçırmışım...Henüz yeni öğreniyorum forum detaylarını kusura bakmayın. Sizin mesajınızıda yeni okuyabildim. Kitapla ilgili olarak söyle bir şey söyleyebilirim sadece aldığım notları size tercüme etmeye çalışabilirim çünkü kitabın aslı fransızca ve oldukça ağır bir kitap ama elimden geldiği kadar tercüme etmeye çalışacağım keşke kitabın tamamı Türkçe'ye çevirilse .... Yararlı bir kitap Saygılarımla |
|
|
|
|
|
#80 | |
|
Diyalog Konugu
Kayıt Tarihi: 01-10-2002
Mesaj: 82
|
Tekrar "Modernin İşlevi"
Bu Foruma uzun zamandır katkıda bulunamadığım için üzgünüm, ama yazılanları sürekli takip etmeye çalıştım. Bu arada, eksik olmasın, Sayın Metin Karadağ forumu ve konuyu hep canlı tutmaya devam etti.
Eklenen yazılarında Doğan Kuban ve Deniz İncedayı Türkiyede ki kentsel yaşam kalitesinin yoksulluğunu çok net şekilde tarif etmişler ve adeta "yeni mimari söylem" için bir açık davetiye çıkarmışlar. Sanırım bu "yeni" söylem mevcut durumun dışında başka türlü bir kent yaşamını tarif etmeli diyorlar. Tarif edilecek olan yeni bir kentsel yaşam "başkaldırıcı" olabilir ama realist olmalıdır derim. Yani elimizde ki mevcut hamurun başka türlü yoğrulmasını tarif ederek yeni alternatifler oluşturulabilir diye düşünüyorum. Şayet sayın Karadağ bu davetiyeyi kabul ederse "yeni söylemi" bu forumda tartışmaya başlayabiliriz. Yanlış şeylerin söylenmesini de kazanç olarak kabul edersek doğruları bulmaya çalışabiliriz. Bu "doğruların" da evrensel olmaları gerekmiyor. Şimdilik bizim için doğru olmaları yeterlidir diye düşünüyorum. Forumda şimdiye kadar "Modern İşlevi" üzerinde fikirlerimizi paylaştık. Şimdi de, belki, Modern bir işlevini yerine getirmek amacıyla "arzu edilen kent yaşamı"nı aramızda tartışmaya açabiliriz. "konteynerleri depolayan antrepolar" da yaşamak istemiyorsak nerelerde nasıl yaşamayı istiyoruz? İstediğimiz yaşamı kendi kelimelerimizle önce tarif edemiyorsak grafik olarak temsil etmemizin imkanı olabileceğini sanmıyorum. "Bu ölçekte bir yaşam tarzı üzerinde kişilerin spekülasyon yapmaya hakları varmı?" diyeceksiniz. Bende "Bizim hakkımız yoksa kimlerin var?" diyeceğim. Küresel yatırımcıların veya kamusal arazileri onlara pazarlayan politikacıların bize bir yaşam ortamı empoze etme hakları daha mı fazla? Yeni bir söylemin mevcut akademik ortamdan veya küresel star mimarlardan çıkmasını mı bekliyeceğiz? Forumda bu konu üzerinde fikir paylaşmayı kabul edersek, neticede sonuçun bir yere varmamasını ve daha sonra, tamamiyle başka bir ortamda, daha doğru bir söylem oluşabileceğini baştan kabul etmeliyiz. Saygılarımla, Alıntı:
__________________
Kaya Arıkoğlu |
|
|
|
|
|
|
#81 | |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
Çok çok iyi olur...
Sayın Mehtap Aktan
Ben de acaba "küstürdük mü" diye düşünmedim değil... ![]() Buraya aktaracağınız çevirileriniz için şimdiden teşekkürler. Hiç ummadığım yerlerden bu konunun dikkatle izlendiğini öğrendim. Hem şaşırdım, hem sevindim sizlerin adına da... )Alıntı:
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
|
#82 | |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
Elinize sağlık...
Sayın Arıkoğlu
Tekrar elinize sağlık. Yalnız bir konuda yanlış anlaşılmaktan çok korkuyorum. O da şu; bu forum konusunun moderatörü ya da sahibi gibi görünmekten... Eğer böyle bir izlenim vermişsem en büyük yanlışı bir yerlerde yaptım demektir. Ben de bu forum konusunun herhangi bir izleyicisi ve katılımcısıyım. Konu akışı ile ilgili hiçbir önceliğe sahip değilim. Burada herkes konu ile ilgili olarak her tür öneriyi ve katkıyı getirebilir, sürdürebilir ve savunabilir. Ben de işime geldiği gibi bağımsız davranmaktan büyük keyf alıyorum o kadar. Sayın Arıkoğlu davetiniz herkese değil mi? Bende bu konuda her türlü davete açık ve açım zaten... Alıntı:
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
|
#83 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
Yer yerinden oynar...
Yer yerinden oynar...
Yeryüzünde şu an kullanılmakta olan metrik ölçü biriminin bir anda değiştirildiğini gözönüne getirelim. Örneğin "o an"dan itibaren 1 metre (mt)'nin 100 cm değil de, 99cm ya da 101 cm olarak kullanılmaya başlansın. Bu büyük bir alt-üst oluşa yol açmaz mı?. Örneğin, 1 metreküp (m3) diye bildiğimiz hacim artık; 1,030301 m3 olarak (ya da tam tersi 0, 96969 m3) işlem görecektir. "1 m3 altın" dediğinizde aslında 0,030301 m3'lük bir fazlalıktan (ya da tam tersi 0,030301 m3'lük eksiklikten) sözeder olacağız ki burada milyonlarca ton altın sözkonusu... Örneğin, ilk önce borsalar alt-üst olabilir. Bir anda ekonomik gerilim ve uçurumların yol açtığı ayaklanmalar, hırsızlık, cinayetler, yağma linç,... sosyal yaşamı, yaşanılamaz hale getirebilir. ... "Olaylar nerden çıkmış?:... Hiiiç, "1cm aşağı, bir santim yukarı"...dan çıkmış" ... Bir varmış bir yokmuş gibi. "Metrik Sistem Referanslar Dizgesi"nin başlangıcı olarak neyi öğrettiler bizlere? "Dünyanın ekvator enlemi boyunun 40.000.000 rakamına bölündüğündeki ortaya çıkan uzunluğun adına BİR METRE denir..."i değil mi? Ve yeryüzünde insanların bütün yaşam alanlarında, "çok yaşamsal bir biçimde" kullanılan ÖLÇME BİLGİSİ DİLİNİN oluşmasına yol açmış durumda. Evet, tamamen öyle değil mi? "Bir varmıııış bir yokmuş muuuuuş..." ... Şimdi içinizden "Bu abuk sabuk konunun burada işi ne?..." dediğinizi duydum,. Duyduum... Şimdi bir yandan metrik sistem DİLİ 0,01 mt ya da 1 cm değiştirilince yer yerinden oynayan bir dünyada yaşıyoruz ama öte yandan daha yaşamsal, daha insani değerler pula döndüğünde kımıldamayan bir yaşamı kendimize reva görebiliyoruz. "Modernizm Ütopyası"na layık/eşdeğer bir "Modern/ler Dünyası"nın KENDİ DİLİNİ İŞLEVSEL KILAMAMASI ve acz içinde kalması aslında başlıbaşına "YER YERİNDEN OYNAR"ın temel bir gerekçesi... "Zor olan, basit olanı bulmaktır" diye bir söz vardır. (Böyle bir söz yoksa da ben söyledim demektir. En az 30 yıldır yazılarımda kullanıyorum. Ben mi uydurdum başkasından mı yürüttüm hatırlamıyorum) Mimari de "Modernin İşlevi" üzerine bir şeyler söylemeye başlayacaksak en temel, en basit, en yaşamsal gerekçeleri sıralamakla işe başlayabiliriz. Mimarinin ya da mimari eserin kendi iç dünyası ile içinde bulunduğu dünyaya dair temel kodlarının bileşkesinin İŞLEVSEL BİR MODERN olarak karşımıza yepyeni (bir Zümrüd-ü Anka Kuşu/Phoneix/ gibi kendi küllerinden yeniden doğuşu gibi:..) ve KENDİ DİLİNE HAKİM BİR MODERN olarak doğması; kendi ölçme bilgimize, kendi kültürümüze karşı samimiyetimizle ilgili bir konu... (Yine soyutluktan kurtaramadım kendimi... Devam edelim lütfen...
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
#84 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
Sihirli kelime: Envanter...
Sihirli kelime: Envanter
Genel olarak planlamada en temel ilke neyi(neden/neleri/nereyi/ne zaman/nasıl/kim...) planlayacağını bilmek, yani envanter sahibi olmak değil midir? Bilmediğimiz bir şeyin sahibi olamayacağımıza göre ( ya da "neye sahip olduğumuzu bilememek" de aynı anlama gelmez mi?) Modernin İşlevi" alanına girebilecek değerler envanterimizde neler bulunmalı? İşimizi kolaylaştırabilir mi?
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
#85 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
"Metaforları görünür kılmak"
Bugün çıkan (30 Mayıs 2006) Birgün Gazetesi'nin Forum sayfasında sanki özellikle buradaki konumuz ("Modernin İşlevi" üzerine...) için yazıldığı hissine kapıldığım bir yazıyı bilginize sunuyorum. Daha sonra dikkatimi çeken satırların altını çizmeye çalışacağım. MK
********************* Metaforları görünür kılmak İstanbul lalelere harcadığı paranın onda birini, festival, bienal gibi etkinliklerin desteklenmesine ayıramıyor KORHAN GÜMÜŞ Lale İstanbul’un simgesi sayılabilir. Lale kimi zaman kentin Osmanlı/İslami geçmişine, kimi zaman bir ayaklanma ile sonlanan ilk modernleşme deneyimine (1718-1730) gönderme yapıyor. Kimi zaman da belediyenin İstanbullulara sunduğu bir hizmet olarak kenti süslüyor. Bu simge son olarak yol ortaları, kavşaklar gibi kentin göze çarpan kamusal alanlarına dikilen laleler ve belediyenin reklam mecrası olarak kullandığı üst geçitlere yerleştirdiği sloganlarla İstanbul’un gündemine geldi. Milyonlarla ifade edilen lale sayısından bu uygulamanın kapsamlı bir bütçeye sahip olduğu anlaşılıyordu. Geçenlerde katıldığım bir radyo programında belediyenin üst düzey yetkililerinden biri şöyle söyledi: “İstanbul’a üç milyon lale diktirdik. Ama daha önemlisi, Hollandalılardan lalemizi geri aldık...” İşte tam burada, zannedersem en ikna edici olduğu noktada, lale tartışılmayı hak ediyor: Belediye kentin dikkat çekici noktalarında lale tarlaları oluşturdu, üstgeçitler, reklam panoları hatta vapurlar dahi lalelerle süslendi ve bu güzel çiçek hiçbir soyutlama, sanatsal uğraş, hatta kente dair bir politika içermeden, doğrudan kentin hayatına girdi. Bu durumu es geçmek pek mümkün değil. Demek ki, “Hollandalılardan lalemizi geri aldık” sözünün de ortaya koyduğu gibi, lalenin kentlilerle, kentle kuracağı başka bir bağ yok. Bir taraftan yaratıcı çabaları, araştırmaları, enerjiyi özel alana izole eden; kamunun rolünü basitçe bir satın alma işlevine indirgeyen bir ‘kültürsüzleşme’ süreci yaşıyoruz. Diğer taraftan meşruiyetini ideolojik bir temsille kuran, halkı seyirci hale getiren olağan bir siyaset yapma biçimi ile karşı karşıyayız. Sorun kent yönetiminin lale tarlaları oluşturması değil, lalenin kentin yaratıcı imgelem dünyasından kopuk bir metafor olarak olağanlaştırılması. İstanbul lalelere harcadığı paranın onda birini, kendisini dünya kültür ve sanat platformuna taşıyan festival, bienal gibi etkinliklerin desteklenmesine ayıramıyor. Oysa aynı çiçek, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı gibi kentin uluslar arası güncel sanat platformuna taşınmasını sağlayan önemli bir kurumun da simgesi. Güncel sanatın işlevi metaforları görünür kılmaktır Bu nedenle ‘kenti lalelerle güzelleştirme’ fikrinin, bu derinliği, katmanlılığı olmayan tek yönlü iletişimin nasıl bir anlamlandırma sorunu yarattığının farkında olmalıyız: Geçenlerde İslami taraftan olan bir arkadaşım bana şunları söyledi: “Lale figürü dikkat edersen Osmanlı yüksek kamu sanatı içinde bir gerilimin taşıyıcısıdır: Lale bir taraftan bir simge olarak ikonografik bir sorun yaratır, ama diğer taraftan bu temsil sorununu lale yetiştiriciliği, sanatsal soyutlama ile kültürel bir alana taşıyarak aşar.” Bu görüşleri paylaşıyorum. Kamusal alandaki bu simgesel kullanımı lalenin evlerimizdeki saksılara giren bir çiçek gibi kolayca değil, ancak çok karmaşık ve yaratıcı süreçlerden geçerek girebileceğini gösteriyor. Demek ki lalenin ‘olağanlaştırılmış bir metafor’ olarak gündelik hayata girişi herkesi olmasa bile farklı kesimlerden kişileri çok benzer bir sorgulama biçimine yöneltebiliyor. Bu açıdan bakıldığında laleler gibi kentin gündemindeki basit bir konunun bile nasıl bir anlamlandırma potansiyeli taşıdığı görülüyor. Bu anlamlandırma sorunu dikkate alınmadığı anda ise kent için bu tür simgesel potansiyeller taşıyan lale, kendisini gizleyen bir metafora dönüşüyor. Arkadaşımın da işaret ettiği gibi fetişleşiyor. Bu bir simge olarak lalenin bizimle kurduğu iletişimin de 'sıfır noktası'. Çünkü iletişimin en güçlü olduğu an, metaforun bize kendisini bir gerçek olarak sunmasından ibaret kalıyor ve bizi düşünmeye değil, seyirci olmaya zorluyor. Lale, kentin bir simgesi olarak kurmaca olandan; kültürel ve sanatsal bağlamlarından arınarak somut ideolojik bir varlık olarak karşımıza çıkıyor. Kamu sahasında kentlilerle kurulan bu ‘düz’ anlamlı seyirlik ilişki, modern toplumda halkın kültürel izolasyonunu da meşrulaştıran bir iletişim biçimi. LALE KENTTE NE İŞLEV GÖRECEK Sorun, lalenin kentin yaratıcı imgelem dünyasından kopuk bir metafor olarak olağanlaştırılması. Öyleyse laleyi bu açıdan da tartışmalıyız: Kentlileri kendi kurmaca dünyasına hapsetmeyi hedefleyen, çoğulcu olmayan bir anlamlandırma biçimini mi? Yoksa toplulukları dikkate almayan, kendisine özel bir kamusal alan yaratmayı ve bir yaşama stiline dönüşmeyi hedefleyen izole edilmiş bir modernliği mi? Biz İstanbullular bu ikisi arasında bir tercih yapmak zorunda mıyız? Bu soruyu bir başka türlü soralım: Lale, kentte siyasetle kültür arasındaki ayrışmanın bir simgesi olarak yaratıcı çabaları engelleyici bir işlev mi görecek? Yoksa tarihten aldığı bu kurmaca yükü bir kenara koymadan, modernliğin bizi yeniden düşünmeye ve araştırmaya yönelten sorgulayıcı dünyasına mı taşıyacak? Bir tarihsel simge olarak laleyi kendi modernliğimizin bir parçası haline getirmeye çabalarken hangi laleyi tercih edeceğiz? EŞİTSİZ VE DIŞLAYICI BİR KAMU Bu tercihi yalnızca siyasetçilerden beklemek herhalde haksızlık olur. Unutmayalım ki lale gibi simgeleri kullanarak halkla ilişki kurmaya çalışan yöneticiler modernleşmenin yarattığı bu iletişim yırtığını ideoloji ile kapatmaya çalışıyor. Bu nedenle sürekli gündelik hayata taşınmaya çalışılan bu tür metaforlar siyasetçilerin iletişim kurma stratejilerinin en önemli unsurları. Eşitsiz ve dışlayıcı olan bir kamu fikrinin maddi yeniden üretim araçları. Bu ayrışma sonucu kamusal alan ideolojikleşirken, kendi kurmacalığını ele veren bütün kültür ve sanat ürünleri, yaratıcılık özel alana hapsoluyor. Bu da modernleşmenin bir yaşama stiline dönüşmesine ve müzeler, sanat galerileri gibi özel alanlara izole edilmesine yol açıyor. Dolayısı ile modern toplumda halkın kültüre erişmesine yönelik engeller yok. Bu engelleri oluşturan biziz. Entelektüel enerjinin kentte yer alışını bir kesimin kendi temsili olarak kavrayan siyasetçilerin sivil toplumla kurdukları bu seyirlik ilişkiyi çözecek farklı bir modernleşme biçimi için çaba göstermek zorundayız. Lalenin anlamlandırma sorununun da işaret ettiği gibi, kültürün ideoloji aracılığıyla halka seyirlik bir nesne olarak erişmesini değil, halkın kültür aracılığıyla politikaya erişmesini sorun etmeliyiz. Kitleler ile iktidar arasındaki sürtünme bölgesinin ‘akışkan’ hale gelmesi için yaratıcı çabalara ihtiyaç var. Çünkü modern toplumda ideolojinin yarattığı bu iletişim yırtığını ancak metaforları görünür kılan ‘kamusal sorumluluk üstlenmiş özgür bireyler’ onarabilir.
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
#86 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
"Modernizme yeniden bakabilmek"
Modernizme yeniden bakabilmek
ALI AKAY * Tarih:2006-06-09 02:06:03 http://www.birgun.net/archive.php Küreselleşen bir dünyanın içinden geçen ve Batı merkezli tekelci bir sermayeyle işleyen kapitalizmin ardından, dünya ekonomisini eline geçiren ulus-aşırı sermayenin Asya kaplanlarıyla kâr-laşması ve Seza Paker'in sergilediği üç resim, dünyanın şekilenmeye başladığı anı oluşturan dönem ve yerlerle alâkalı. Bu dönem 1980'li yılların başıdır. Bu sırada, Amerika ve İngiltere merkezli bir dünya Fransız ihtilâli merkezli bir anlayışın sonuna gelindiğini ilan etti. Asya sermayesi dünya ekonomik sistemiyle buluştu. Postmodern durum da, aslında, aynı döneme tekabül etmektedir. Meşruiyet krizi ve Batı merkezli bir sermaye dünyasından ulus-aşırı bir sermaye ağlarına doğru geçiş, Asya kaplanlarından geçerek başlamıştı. Seza Paker'in Beyoğlu'ndaki Gale-rist'te, 17 Mayıs'da başlayan ve 17 Haziran'a kadar sürecek İsimsiz (Nasılsın?) adlı sergisi de, 1987 ve 1989 yılından üç fotoğrafla başlıyor. Paker'in, işin başlangıcı olarak adlandırdığı çalışmalarının arkası, 20 yıla dayanıyor. Son beş sene içindeki sanat mekânları, galeri ve müzeler üzerine yürüttüğü tepkiselliğin başlangıcı, dünyanın küreselleşme noktasında başlıyor. Paker'e göre, bu üç fotoğrafta, Kanton, Jaipur ve Hong Kong görüntülerinde, aslında, Asya sermayesinin ve emek gücünün dün-yasallaşan ekonomiyle bütünleşmesi söz konusu. Geçen yıl Akbank Sanat'da gösteriği 1987 yılına ait Çin'de çektiği Kanton fotoğrafında da, fabrika işçilerini camdan, yan bakışlarıyla sergilemişti. Emek sömürüsünün allanıp pullanıp bahar çiçeklerinin ardında gösterilmesiyle alakalı olan bu fotoğrafla, Asya sermayesinin elinde olan ve ona reel olarak boyun eğen bakışları dik olmayan işçilerin görüntüsünün bir başka benzerini, sanatçının kendine has politiko-estetik bakışıyla, bu sergide de, görüyoruz. Aslında, fotoğrafların estetiko-politik görüntüsünün arkasında, küreselleşen sermayenin yetiştirdiği insanları görmekle kalmıyoruz (lokantalar ve okul bahçesinde oynayan çocuklar) aynı zamanda inanç dünyasındaki değişimi de görmekteyiz. DÖNÜŞTÜRÜCÜ BAKIŞA DAİR Bu, (örneğin Jaipur'da yürüyen iki kişinin arkasından gözüken mabet) aslında, sergideki bir anlatım düzenlemesini oluşturuyor: Eski dinî mabetlerin yerini almaya başlayan müzeler ve galerilerdeki kavramsal bakışın coğrafi yurdu ve küresel dünyanın dönüştürücü, devrimci bakışındaki yeri... Bu bakış Paker'in sanatındaki bakışı bize özetliyor. Bir başka yandan analiz ettiğimizde de, şunu görmekteyiz: Batı merkezli sermayenin yerini alan yatay-geçişli bir ulus-aşırı sermaye gibi, sanatlarda da yatay-geçişli bir kavramsal dünyanın içindeyiz. Dünyanın bir çok yerindeki müze ve galeri küreselleşen sanat dünyasının tepkilerini bize vermekte ve biz de bu yeni dünyanın düzeni içinde yeni çıkış yoları aramak zorundayız. Bu küresel şartlarda sanatsal olarak ne yapabiliriz? Nelerden kaçınabiliriz? Sanattaki yeniye açılan bir yolu eskiden dolayım-layarak nasıl geçirebiliriz? Bunu bir olgu gibi sunarken, Seza Paker, aslında resimsel bir anlayışla bu kısıtlamalar içinde nasıl düşünebileceğimizi sorguluyor. Sanatçı kendisine sanatsal bir 'mania' kurarak çalışmaya başlamış. Bu da, postmodern dünyanın içinde modernizmi nasıl düşünebileceğimiz ve tekrar canlandırabilecegimizle alâkalı: Le Corbusier'nin 1920 ve 30'lu yıllardaki Pürist döneminden bugüne bakışın önemini vurguluyor. 1923'de Fransızcası ve 1924'te tercümelerinin yayımlanmaya başladığı Yeni Bir Mimari için Yeni Tin, Bauha-us'dan Walter Gropius'un Almanca çevirisini 'deli gibi beklediği', Rus Konstrüktivistlerin okuduğu, bütün Avrupa'ya modernizmin kılavuzu olarak sunulduğu döneme ait... Sanatçı, sanayii toplumunun mimarisini arayan ve Batı şehirlerinde olduğu kadar Doğuyu ve hatta İstanbul'u da eskizlerinde ele alan Le Corbusier'nin renk paletinin kısıtlama-larıyla gerçekleştirdiği matematiksel olarak artmalarla ilerleyen tekstil üzerine basılmış ve her biri Le Cor-busier paletinin renklerinden oluşmuş kurdelaların birbirlerine dikilmesinden oluşan çalışmalarında, bir başka modern döneme de gönderme yapıyor: Paker burada, Batı'ya göç sırasında bibirine dikilerek sepetlerde taşınan göçebe insanların patchvvorklarını hatırlatan resimleri artmalar ve eklemelerle oluşturmakta. Bir, iki, dört ve altı olarak artmalar gösteren bu fotoğraflardan oluşan tekstiller birbirlerine ikili ikili olarak eklemlenmeler ve heterojen alanlar oluşturmakta. Aynı zamanda; bu unsurlar, eski Yunan estetiğine ait olan ve Batı merkezli bir optik bakışı da içine almasına rağmen onun dışında duran ve modern dönemin sanat tarihçisi Worringer tarafıdan sorusallaştırı-lan, Orta Doğu sanatının anlatımını meydana getiren haptik yani, dokun-sal sanatı hatırlatıyor. Seza Paker'in çalışmaları, bu küresel dünyanın içindeki çok kültürlülüğün içinden çalışarak gelen bakışın bize verdiği görsel ve dokunsal olan bir malzemeden geçerek Modernizme yeniden bir bakışın mümkün olduğunu ifade ediyor. Galerinin girişindeki, Kolmar'a ait '3 Ev, 3 Araba' adlı fotoğraf çalışmasının birbirlerini bir dizi olarak takip etmesinin arkasında yatan tekrarlardaki zamansal farklar ise, renklerin ve desenlerin müzikalliği andıran ritminden geçiyor. Bu ritm yine Le Cor-busier Paleti renklerinden oluşan renklerdeki desenlerle farklılıkları meydana getirmekte. RESİM SERGİSİ PRATİKLERİ Bu anlamda sergi, kendisini içerdiği dia düzenlemesi ile açığa çıkarmakta: Her bir fotoğrafın ismi, aslında bize 'Nasılsın?' diye seslenen işlerinin anlamlarını da açığa çıkartıyor. Her fotoğrafın resimsel adlarının da bize gösterdiği gibi, bir resim sergisinin araştırmalarıyla ve alıştırmalarıyla işleyen bir çağdaş sanat sergisu bu. Görsel ve dokunsal olarak çalışan serginin Mimari renkler adlı serginin alt başlığı da; bize, mekân, renk ve ritmlerle işlerlik kazanan bir sanatçının çalışmalarıyla karşı karşıya olduğumuzu hatırlatıyor. Bütün moda akımların dışında çalışan Seza Paker'in politiko-estetik bakışının sırdaşlığının uzantısı; sonuçta, 'orjinal, yenilikçi ve tüm bizi kapsayan 'mania'lara nazaran, nasıl hâlâ modernist bir yenilik yapmanın imkânları mevcut olabilir?' sorusuna çağdaş bir bakış ve malzemeyle cevap aramaya çalışırken, sanatçı hem modern tarih içinde geziniyor; hem de bunu farkettirmemeye çalışırken bize sürekli sorular sormanın gerekliliğini vurguluyor. İsimsiz (Nasılsın?) Mimari Renkler sergisi bize modern hareketin bugünü hakkında bir göz kırpıyor. Sergi 17 Haziran'a dek Galerist'te Tel: 0212 244 82 29 * Sosyolog, Küratör - MSÜ
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
#87 | |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
Katkılarınızı bekliyoruz...
Sayın Mehtap Aktan
Sizden de diğer arkadaşlarımızın yaptığı gibi, katkılarınızı bekliyoruz. Bu arada ben oradan buradan getirdiğim alıntılar nedeniyle burayı biraz boğduğumu yeni farkettim. Şu an nasıl yapacağım bilemiyorum ama düzeltmeye çalışacağım. Alıntı:
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
|
#88 | |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
Modernizmi "yöntem/ler bütünü olarak" ele almak...
Modernizmi "yöntem/ler/ bütünü olarak" ele almak... Ona daha net bir okunma kolaylığı sağlayabilir mi?
İşin içine bu kez, bu katmandan baktığımızda neler görebiliriz? Alıntı:
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
|
#89 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
"Modernizm ve Etik" der isek...
Pekii birde "Modernizm ve Etik" der isek...
"Modernin İşlevi"ne yaklaşımımızda şuan ne yapmakta/ne söylemekte olduğumuzu görebilir miyiz? Böyle bakınca, Sayın Arıkoğlu'nun en başından bu yana söylediğini bu anlamda Yunus Emre'nin söylediği; İlim ilim bilmektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmez isen Ya bu nice okumaktır dörlükle eş değer olarak algılayabiliyorum. ( Nasıl, iyi kışkırtabiliyor muyum?... )...
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
#90 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
"geleceğe yönelik SÜREKLİ ŞİMDİ"
İnsanın, geçmişten gelen birikimlerle "geleceğe yönelik sürekli şimdi"yi kurma düşünce/çabası olarak Modernizm; zaten kendi başına dinamik bir yöntem/ler bütünü...
Verili ya da olagelen durum olarak, yaşayan ve yaşanan Modernite'de ise "SÜREKLİ ŞİMDİ"den ("Sürekli Şimdi"yi temsildeki yetersizlik) kaynaklanan sürekli kriz durumu sözkonusudur. "Sürekli Şimdi"yi temsildeki yetersizliğin bir sonraki an kesitine taşıyabildiği de sadece şimdisizlik/üst düzey yeteneksizlik/ olmaktadır. Bu nedenlede bulunulan yere, yerele yabancılaşmış bir modernite üretimi de; "Modernin İşlevi"nden hareketle, Modernizm'e geri dönüş ya da daha üst değere yükseliş konusunda yeteneksiz kalmaktadır. Sfer/çember kapanamamakta... Taklit etmeyi bile aynı yeteneksizlik nedeniyle "berbat bir kavram" haline getirmiş bir noktadayız... Nasıl?...
__________________
Metin Karadağ 12390 En son Metin Karadağ tarafından düzenlendi : 29-07-2006 13:41. Nedeni: Ek |
|
|
|
![]() |
| Yerimi olarak kaydedin |
| Şu an bu konuyu izleyen aktif kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Modları Görüntüle | |
|