![]() |
|
|||||||
| Mimarlık Mimarlar ve mimarlık dünyasına ilişkin genel konular bu başlık altında. |
![]() |
|
|
Konu Araçları | Modları Görüntüle |
|
|
#46 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 03-09-2005
Mesaj: 483
|
Modernizm ne diildir Kaya Bey çok güzel ifade etmiş.Birkaç söz de ben eklemek isterim.
Evet bence de çoğu zaman (bu bizim toplumumuza özgü bir anlayış diil aslında) modern olmak "avrupalı gibi olmak" olarak anlaşılıyor. Modernitenin kaynağı-doğduğu coğrafya-olması bakımından bu yaklaşım tamamen yanlış sayılamaz.Bence asıl yanlış olan "avrupalı gibi" kavramı. ille de modern olmak gerekliyse avrupanın modern zamanlarını sebep-sonuç ilişkisi kurarak irdelemek lazım.Neticede modernizm -bitti ya da devam ediyor- bir zaman dilimini bir ilerleme ve gelişim sürecini tanımlar.bir sıçramadır. tarihte defalarca tekrarlanan dünyayı ve insan hareketini, düşüncesini, varlığını, amacını ve en önemlisi geleceğini bir kez daha tanımlayan ve kurgulayan bir düşüncedir.Ne mükemmel ne de tamamen yanlıştır insana ait hemen herşey gibi. Yine Kaya Bey'in değindiği çok önemli bir diğer nokta da kendi coğrafyamızın birikim ve potansiyelinin farkında olamamak durumudur. Anadolu politik ve ekonomik merkez olma durumunu her ne kadar günümüzde yitirmiş olsa da köklü geleneği ve kültürel altyapısı dolayısıyla yeniden dünya üzerinde ki kültürel ve ekonomik odaklardan birisi haline gelmesi imkansız diil.Bence yılgınlığından ve umutsuzluğundan sıyrılmış bir nesil için hiç de zor diil üstelik.Hala bu şansı koruyorken bunun farkına varmak ve herşey bir yana yaşamak ( kastım nefes alıp vermekten öte) kendini var etmek-gerçekleştirmek hakkını doğru kullanmak ve bir şey ya da birileri gibi olmak yerine zaten varola geldiği şeyin değerini anlamak çok önemli ve belki kurtarıcı formül?yoksa bu ülkeyi seven herkes gibi benim de içimi acıtan son zamanlarda tanık olduğumuz sahneleri yaşamaya hatta daha kötüsüne mahkumuz ![]() Kendi modernitemizi yaratmak bir öneriden daha öte birşey bence bir zorunluluk. Burada küresel gelişimi ve etkileşimi gözardı etmeden fakat modern-çağdaş-bu zaman ait- olma durumumuzu tarihsel bir zorunluluk olarak görerek ve avrupa üzerinden tanımlamaktan vazgeçip, burda hemen elimizin altında olanı görüp kendimiz için insanları ve dünyayı sevdiğimiz için daha iyi bir yaşam daha iyi bir mimarlık daha iyi bir dünya kurgulamalıyız. konu çok geniş söylenecek çok şey var.son bir şey söyleyip bitirmek istiyorum. kurduğumuz yarattığımız ne varsa hatırlayalım . Şimdi buraya ait olamazsak , gelecekle ilgili hiç bir düşüncemizi de bu uzam üzerine kuramayız.İşte bu, göçmektir.sığınmacı, kaçkın olmaktır.yıkılmaktır,yok olmaktır.sevgiler.
__________________
esragunes |
|
|
|
|
|
#47 | |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
İlgi var, devam...
Sayın Arıkoğlu
İlgi var. İşte kanıtı. O halde devam... Sevgili Esra eline sağlık... ![]() Senden de devamını bekliyoruz. Öyle değil mi Kaya Bey ![]() Alıntı:
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
|
#48 | |
|
Diyalog Konugu
Kayıt Tarihi: 01-10-2002
Mesaj: 82
|
Alıntı:
Bunu yanısıra "Avrupalı gibi olmak" hevesi Japon modernitesinde yok denebilir. Hatta belkide, Avrupa modernitesi Japon kültürünün yalın tarzından etkilenmiş. Japonlar kendilerinden gayet emin bir şekilde Avrupa'nın modernitesini kendileri için tekrar tanımlayarak "sıçramışlar". Avrupa / Japonya arasında etki ve tepki sanki bir tennis maçı gibi birbirlerinden beslenmiş. 19 yaşında Le Corbusier Istanbul ve Marmara çevresini gezmiş ve bizim yaşam tarzımızın kendi mimarimize yansımasına hayran kalmış. Osmanlı kentinin yaşam kalitesi, alçak gönüllüğü ve doğayla bütünlüğü Corb'un tüm modern anlayışını etkilemiş. O tarihlerde bizim düşünürlerimiz Avrupaya hayran kalmışlar ve etkilenmişler ama Japon örneğindeki sentez bizde gerçekleşememiş. Belkide bunu sancılarını halen çekmekte devam ediyoruz. Pingvin'in pozitif yaklaşımı beni çok umutlandırıyor. Hepimiz bu coğrafyada daha kaliteli yaşamayı arzu ettiğimize inanıyorum. Bunu isterken bizim için ortaya iki ayrı yol çıkıyor ve bu iki yaklaşım çelişiyor ve sonunda çekişiyor. 1. Geleneksel değerlerden vazgeçmeden modern dünyaya ayak uydurmak. Modernizmi sadece bir görüntü ve imaj olarak algılayıp, modernliğin tüm teknolojik birikiminden tavizsiz yararlanmak. Bu yaklaşım gelenek ve çağdaşlık arasında çelişki yaratmıyor çünkü ikisini birbirinden tamamiyle ayrı dünyalar olarak ayırıyor. Ev ve aile / iş dünyasından ayrılıyor. Bu ortamları bütünleştirme sancısı yaşanmayınca, aralarında bir sentez kurma ihtiyacı da ortadan kalkmış oluyor. Kendi modernitemizi yeniden tarif etme ve belirleme ihtiyacımız ortadan kalkıyor. 2. Geleneklere saygı duyarak modern dünyalı olabilmek çok daha zor bir seçenek. Her ikisinide iyi anlayıp ve özlerini bozmadan aralarında yeni bir sentez kurmak düşünce ve ikna gerektiriyor. Gelenek ve çağdaşlık arasında ki çelişkileri engeller olarak değil bir avantajlar olarak görmekle ancak yeni bir sentez kurulabilir. Öncelikle, sentezin ayrımdan daha iyi bir seçenek olabileceğini düşünce olarak kabul etmek gerekir. Bunu yapabilmek için kendi modernitemizi düşünmemiz gerekir. Bu iki alternatif analiz edilip birbirinden farklılaşınca, şu an hangi tercihlerin devrede oldukları anlasılıyor. Çağdaşlığı, sadece görseliğine önem vererek, ithal etmek isteyenler aynı zamanda gelenekleri tavizsiz, yorumsuz ve sentezsiz sürdürmek isteyenler. Çağdaşlığı sadece ekonomik refah olarak algılamak ve yaşamın bütünlüğüne ve tutarlılığına önem vermeden modern (Avrupalı gibi) görünmek onların en büyük yanılgıları. Saygılarımla,
__________________
Kaya Arıkoğlu |
|
|
|
|
|
|
#49 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
Yan masadan
Sayın Arıkoğlu
Biliyorsunuz zaten bu konuda uzun yıllar yararlanacağımız zengin bir mönü "neredeyse kendiliğinden" ortaya çıktı... Hani yan masadan alevli meyve tabağı gönderirler ya... ![]() İşte onun gibi burada da kayda girsin diye not ediyorum... Kartal ve Küçükçekmece Kentsel Dönüşüm Projesi
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
#50 |
|
Diyalog Konugu
Kayıt Tarihi: 01-10-2002
Mesaj: 82
|
Yan Masa
Sayın Karadağ
Çok haklısınız "yan masa" neredeyse tutuşmuş, kendisi yanıyor. Bizim masada "Modernin İşlevi" konusunu sizlerle paylaşmayı daha az stresli buluyorum ama bir gözümü de yan masadan ayıramıyorum. Diğer masada oturanlar Modern olmamayı suçmuş gibi görüp birilerinden özür bekleye dursunlar, biz kendi masamızda modernin işlevine dönelim. Modern mimarinin geçmişinde, uygulanmış, tek bir başarılı kentsel tasarım örneği olduğunu sanmıyorum. Yanılıyorsam ve siz biliyorsanız bana örnek verin lütfen. Ünlü Brasilia modern kent tasarlamanın başarısız bir örneğidir. Ne mutlu bize ki, Le Corbusier hayal ettiği o megaloman urbanizm teorilerinin hiç birini tam olarak gerçekleştirememiş. Ne yazikki, ABD kentleri Corbu'un modernist urbanizm teorilerini fazla ciddiye almışlar. Ben çocukken yapılan 1inci Levent'in uygulamasını hatırlıyorum. Uygulamada Leventler boş arazi üzerinde, izgara planıyla yerleştirilen kutu kutu evlerle olarak tasarlanmıştı. Zamanla ve yaşamla o nayifce basit uygulama değişti ve zenginleşti. Evlerin monoton kutuluğu yeni eklerle farklılaştı, ağaçlar gelişti ve yerleşim insancıllaştı. Leventler bir ara o kadar "yaşanır" bir semt olarak değerlendi ki sonunda ancak iş ve eğlence merkezi olarak kullanımlar yükselen rantına dayanabildi. Bu örnekle nereye gidiyorum....? Kent formunun modernist bir icat olmadığını belirtmek istiyorum. Tam aksine kentsel tasarımın tamamiyle geleneksel bir sanat olduğunu ve ancak sınırlı müdahelelerle, demokratik yöntemlerle, küçük parçalar olarak uygulanabileceğine söylemek istiyorum. Kentler ortak bir düzeni paylaşan insanların ve yapıların birikimiyle var olurlar. Bina tasarlar gibi her 10 yılda bir, kentin formu yıkılıp tekrar yenilenemez. Zamanla olgunlaşan kent planı çok rahat şekilde moderni kabul ederek zamanla değişir ve gelenekselleşir. Kentin çağdaş olması için planının modernist olması gerekmez hatta olursa daha zararlı olabilir. Önemli olan kent planının esnek olabilmesi ve zamanla çağdaş ihtiyaçlara ayak uydurabilmesidir. Dolasiyle, kent planı ne kadar daha az "iddialı" olursa ve "yaratıcı" olmazsa o kadar daha değişime yatkın olabilir. Kentsel tasarımı böyle tanımlarsak "Star" davet etmenin fazla bir anlamı kalırmı? Saygılarımla,
__________________
Kaya Arıkoğlu En son Kaya Arikoglu tarafından düzenlendi : 11-04-2006 16:21. |
|
|
|
|
|
#51 |
|
Diyalog Konugu
Kayıt Tarihi: 01-10-2002
Mesaj: 82
|
Kent Formu Gelenekseldir
Kentsel tasrımın modernin işlevi olmadığını belirtmem sizi şaşırtmadımı?
Peki modernin, kent ölçeğinde, işlevine tekrar dönersek... Modern olmak, düşünmek, sorgulamak, denemek, risk'e girmek ve yaratıcı olmaksa kentin bütünsel formu bu kadar yaratıcı tacize dayanabilirmi? Kent tasarımını doğru anlamak için işlevini yapı tasarımından ayırmamız gerekiyor. Kentin kabul edilmiş formunu kitaplığın rafları ve dolapları gibi düşünürsek, kentin bireysel yapılarını raflara sıralanan kitaplar gibi düşünebiliriz. İyi planlanmış organize edilmiş bir kent planı birçok değişik yapıyı kabul edebilir. Bu yapıların hepsi modernist olsalar bile kentin formu modernist olamaz. Olamaz cünkü alt yapısı kalıcıdır. Bir başka örneği canlıların iskeleti ve biyologik sistemleri olarak verebilirim. Türleri üreten tabiat tasarımda çok yaratıcı (modernist) davranmış. Türlerin çeşitlemeleri neredeyse sınırsız olmuş. Ama, aynı tabiat biyolojik sistem ve altyapı planlamasına gayet geleneksel yaklaşmış. Mesela, tüm sıcak kanlılar hemen hemen aynı biyolojik sistemi paylaşıyorlar. İskeletleri, sinir sistemleri, dolaşım, besleme ve çoğalma sistemleri birbirlerine çok benziyor. Doğanın yaratıcı çeşitlemesi radikal altyapı değişimlerini gerektirmemiş. Kentlerde, doğal olarak, sürekli değişen, gelişen, yenilenen dinamik varlıklardır. Onları birkereye mahsus yaratılmış modernist yapılar, söylemler, manifestolar olarak görmek bir yanılgıdır. Yeni bir kent veya semt planlanırken tüm yapılarını spesifik olarak tarif etmek ve onların formlarını uygulamaya çalışmak kentsel tasarımın doğasına aykırı olur. Kentsel tasarım yerleşim sistemini ve alt yapıyı tarif ettikten sonra yapıların demokratik bir şekilde uygulanmasına yön ve şekil verir. Kentsel tasarımın kendisi modern değil geleneksel bir süreçtir. Kentlerin var olmaları, yaşamları, gelişmeleri uzun vadede olduğu için modern olmaları imkansızdır. Modern olmak bir düşünce tarzıysa kentler o düşüncelerin birikimini içerir ve temsil ederler. Kent formu geleceği değil hep geçmişi temsil ederken geleneksel olması kaçınılmazdır. "Star" ların (yerli veya yabancı) kent planlamasını modernist bir işlev olarak algılamaları ve sunmaları büyük bir yanılgı değilmi? Saygılarımla,
__________________
Kaya Arıkoğlu En son Kaya Arikoglu tarafından düzenlendi : 11-04-2006 16:24. |
|
|
|
|
|
#52 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
Dile getirdiklerinize eşlik etmek amacıyla
Sayın Arıkoğlu yazdıklarınıza eşlik etmek amacıyla, Temmuz 2005'de yazdığım bir yazımı iletiyorum.
Söz, daha sonra taze yazılarla devam edeceğim... -------------------------- Mimarist Dergisi Sayı:17 Eylül 2005 çıkan yazımı bilginize sunuyorum. -------------------------- “Sosyal Empati” Kim(ler)in Sorumluluğudur? Metin Karadağ UIA 2005 İstanbul’un içinden etkilenerek geçen bu yazı, bir giriş yazısı olarak kaleme alınmıştır. (M.K. Temmuz 2005) Kente, mesleğimize, dahası kendimize yabancılaşmamızın yarattığı sorunların çözümüne de yabancı kaldığımız sürece o sorunlar “peşimizden gelecek...” Yabancılaşma kavramı ilk kez, Platon’un “mağara” benzetmesinde geçer. Ancak tanım biçimseldir ve sadece durumu ifade eder: “Bütün insanlık aynı mağara içerisindedir... Ortada bir ateş yanmaktadır. Ateşin ışıkları insanların gölgelerini mağara duvarlarına yansıtmaktadır. Ve bütün insanlar, birbirleriyle doğrudan değil, duvardaki gölgeleri aracılığı ile anlaşmaktadırlar...” Bu tanımda “insanlar gerçekliği, gölgeler ise sanal/hayali olanı” vurgulamaktadır. Geçtiğimiz yüzyılın başında kısaca “Bu çağ, ‘bürokratik ve teknokratik’ bir çağ olacaktır,” saptamasında bulunan Max Weber, ardından “Artık araçlar, amacın önüne geçmiştir,” diyerek gerekçesini de ortaya koymuştur. Buna benzer bir vurgulama “Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı kitabında, Thomas Khunn tarafından ‘bilimin’ yeri ‘teknoloji/üretim teknolojisi bilimi’ tarafından işgal edilmiştir”, biçiminde yapılmıştır. Çünkü artık bilimsel devrimlerin paradigma-birikimsel süreci, türevlendirilmiş teknolojik üretim süreci ile yer değiştirmiştir. Weber’den yarım yüzyıl kadar önce ise “yabancılaşma” konusunu ilk kez somut biçimde insanlık gündemine kazandıran Karl Marx olmuştur. “İnsanın kendi kendisine yabancılaşmasının asıl kaynağı; kendi emeğine yabancılaşmasıdır,” diyerek aynı zamanda toplumsal ilişkilerdeki parçalanmanın asıl kaynağına, bireydeki parçalanmaya dikkat çekmiştir. Fransız düşünürü J. Baudrillard ise günümüzün “araçsallığının ‘daha da artan’ baskısına” vurgu yaparak, Platon’un “Mağara” benzetmesinin “dönüştüğünü” ve artık “gölgelerin gerçekliği, insanların ise sanal/hayali olanı” temsil ettiğini dile getirip bunu da “simulacre” kavramı ile tanımlamaktadır... Yani, açıkça bugün iletişimin araçsal olarak yoğun artışına karşın; insanların birbirlerini anlamaktan daha da uzaklaştıklarını vurgulamak için “Sanal insanlar, gerçek iletişimde bulunduklarını sanmaktadırlar,” denilmektedir. İnsanların kendi kendilerine, aslında kendi emeğine yabancılaşmasından, yani özne bireyin kendini parçalayıp nesne bireye dönüşerek yabancılaşmasından başlayıp birbirlerine yabancılaşmalarıyla da toplumsalda –kültürel olarak– zirvesine varan bu süreçte açıkça görülen; “üretim ilişkileri”nin giderek tamamen “insan/insani ilişkileri”nin yerine geçmesidir. Buradaki temel problem, “insan/insani ilişkileri”nin giderek tamamen “üretim ilişkileri”nin bir alt fonksiyonu haline gelmesi sürecinin görmezden gelinmesi, asıl olarak da kendi kendimize/emeğimize yabancılaşmamızdır... “Üretim ilişkileri”nin, “insani ilişkilere” baskın olarak önkoşul haline gelişi, yukarıda da benzer örneklerde yer alan bizzat “aracın, amacı aşması durumu”dur... “İnsani, doğal ve açık olan karşılıklı her türlü ilişki, hukukun temel kaynağıdır.” Çünkü hukuku, ancak insani, doğal ve açık olan sürekli “insani ilişkiler” üretebilir. Beklenir ki zaman ilerledikçe, insanlığın yaşamsal deneyimi ve birikimi arttıkça, hukuk üretme yeteneği de gelişecek ve toplumsal paylaşımın aktöresel değerleri yükselecektir. Oysaki öyle olmamaktadır. Aksine, ilişkilerde karatöresel yoğunluk artmaktadır. Çünkü üretim ilişkileri “üretim, kâr, verimlilik, vb.” önkoşullardan oluştuğu için sonuçta ortaya çıkan sözleşmeler de hukuki değil, kanun ya da kanun hükmündeki “tek yanlı” sözleşmelerden oluşmaktadır. Böylece bugüne dek tamamen “hukuk devleti” ve sonrası sürece doğru evrilmesi gereken toplumsal yaşam; gittikçe daha da fazla “kanun devleti” haline dönüşerek yaşayan ve yaşatan hukuktan uzaklaşmaktadır. Esas öğeleri, ek bileşenleri ve verileri açısından birbirlerinden çok büyük farklar taşımasına karşın “insan/insani ilişkileri” ile “üretim ilişkileri”nin sanki aynı kavram ve değer alanındaymışçasına, eş değişim değeri olarak kabul edilip birbirinin yerine kolayca kullanılmaları; adeta farkında olunmadığı için sorumluluğu da kimse tarafından üzerine alınmayan “kötü bir davranış alışkanlığı”, yani karatöre haline gelmiştir. Oysaki her iki ilişkiler grubunun iki ayrı kümede öğelerini ve ek bileşenlerini alt alta sıraladığımızda, “veri toplamlarının” olağanüstü farklar taşıdığını; bu masum görünen “karıştırma davranış alışkanlığının” yol açtığı insanlık suçlarının da “sosyal empati”nin oluşması ve gelişmesi önündeki en büyük engel olduğunu göz ardı etmememiz gerekmektedir. Aynı süreç içinde böylesi bir suça, mimarinin “nasıl kolayca alet olabildiğini” görebilmek için, basitçe henüz araç ve amacın yer değiştirmesinin yol açtığı tahribatın bu denli büyük olmadığı bir dönemle işe başlamalıyız. Biliyoruz ki, henüz hukukun kendi başına ayakta duramadığı, günümüzün demokrasi ve kent ilişkisinin sorgulanamadığı tek yanlı, monarşik/prekapitalist dönemlerde; kentin en etkin ve belirgin büyük yapıları, iktidarı temsil eden siyasi, askerî, dinî, ve benzeri kalıcı amaçla üretilmiş yapılardır. Kentte bazı özel/genellikteki koşullar dışında, toplumu oluşturan insan ilişkilerini kesmeyen, etkilemeyen ve dönüştüremeyen bu yapısal konumlanma, manifaktür/küçük üretim/zanaat alanlarının da dağınıklığı nedeniyle etkinliğini korumuştur. Endüstriyel üretimin ortaya çıkıp yoğunlaşması sonucunda, önce kent içinde parçalı konumdan bütünsel yapılanmaya geçiş; daha sonra da bir önceki dönemin baskın, etkin, büyük boyutlu yapılanmaları yanında bambaşka devasa kent yapılaşmaları oluşmaya başlamıştır. Kentin o güne kadar varlığını koruyan organik dokusu içten içe “prodüktif, rantabl, vb.” önkoşullu yapı adalarıyla parçalanarak zorunlu dönüşüme uğratılmaya başlar. Artık endüstri yapılaşmalarının tamamen kent dışında oluşturulması sonrasında ise artık önceki süreçlerden “bambaşka bir aşama”, kentsel yapılanma sürecinin omurgasını oluşturmaya başlamıştır. Bu aşama, artık kentte ve toplumsal yaşam ve kavram alanında dönüşüm kavramının tam anlamı ile yerine getirildiği “üretim ilişkileri” esaslı bir döneme işaret eder... Amaç da tamamen aracın kulu haline gelmiştir. Tarihsel dönem olarak da Max Weber’in dikkat çektiği geçen yüzyılın başındaki dönem öncesidir artık. Üretim ilişkileri önkoşullu endüstriyel yapılaşma alışkanlığına karşı, yani tarihsel kökene sahip kentlerde bu tür yozlaştırıcı asosyalize dönüşüme karşı bir nebze olsun kültürel birikimiyle direnenlerin deneyimleriyle oluşturup geliştirdiği sosyal empati; yalnızca kentlerin korunup yaşatılmasında değil, o kentte yaşayanların da sağlıklı özneler ya da sosyalize bireyler olarak serpilip gelişmelerine katkıda bulunmuştur. Direnemeyenler ise insan ilişkileri alanında “üretim ilişkileri kanalı/kanalizasyonu ile kolayca aktarılabilen/endüstriyel kodları taklide başlamışlardır. Bu en başta büyük çoğunluk için göze ve kulağa hoş gelmiştir. Çoğu kez dile getirdiğimizle anlatmak istediğimiz aynı olmayabilir. Sadece iyi niyetimizin bizi kötülük yapmaktan alıkoyamayacağı gibi... Örneğin “toplu konut” kavramı ile yapılan şeyler arasında olduğu gibi... Kısaca daha nice nice yapılaşma bozukluluklarında olduğu gibi... Artık iyiden iyiye “üretim ilişkileri ve ona bağlı tüketim ilişkileri nesnesi” olmak dışında bir olasılığın sunulmadığı günümüzün “ranza kentlerinde, insani ilişkilerinden arındırılmış balık istifi nesne bireyler olarak” bir gün kendimize, “burada ne aradığımızı sormaya ve bunun da yanıtını aramaya başladığımızda”, hemen her gün, sabah ve akşam kapımızın önüne koyduğumuz “çöp poşeti” ile aynı yolu (üstelik asansörü de) kullandığımızı fark edeceğiz... Bu sorunlu insan yerleşimleri biçiminin alternatifi, yeni ortaçağ tarzında, insani ilişkilerden/hukuktan mahrum/izole edilmiş ve uç bir örneği olarak rezidans tarzı yapılanmalar olamaz. Ancak olsa olsa bu; başka bir deformasyonun başlangıcı olabilir. Günümüzün kentlerinde yaşadığımız sorunların oluşmasına en küçük bir katkısı bile olmuşsa, “ki biliyoruz, mutlaka var...”, aynı sorunların çözümünde mimar, yarattığı sorunların yabancısı olarak değil, mutlaka “sorumlu sahibi olarak” yer almalıdır. “Endüstri kenti nesnesi bireyden, sosyal empati öznesi bireye doğru yol almak konusunda katkıda bulunmak, yani gereği olan mekânı üretmek gibi...” “İnsani ilişkiler”in yeniden “üretim ilişkileri”nin ön koşulu olarak mimarlar tarafından yaşama ya da buradaki deyişle mimariye kazandırılmasıyla kendine mekân bulabilecek olan sosyal empati; bize kendimizi ve mesleğimizi yeniden kazandıracaktır. Düşünmek, yeniden düşünmek gerek...
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
#53 | |
|
Diyalog Konugu
Kayıt Tarihi: 01-10-2002
Mesaj: 82
|
Modernin Gelenekten Öğrenebilmesi
Alıntı:
Modernin işlevi aynı zamanda "insani ilişkiler"in sürekli ön planda kalmasıdır. Hatta, modern mimari bu ilişkilerin sürekli yeni diagramlarını oluşturmakla sorumludur diyebiliriz. Modern düşünce kurulmuş olan düzeni onaylamak yerine kurulması gereken düzenin tarifini ve tercihini yapmaya çalışmalıdır. Bunu yaparken top yekün radikal ve yenilikçi olabilirsede, bazen insani çıkarları yükseltmek amacıyla gelenekselde olmayı tercih edebilir. Geleneksel derken mimaride klasik veya geleneksel üslüpların görselliğini tekrarlamaktan bahsetmiyorum. Modernin geleneksel insan ilişkilerini hatırlıyarak önemseyip tekrar canlandırmasından bahsediyorum. Madem "yan masa" kent ölçeğinde tartışmaya devam ediyor bende kent ölçeğinde bir örnek vereyim. Geleneksel kentlerde, Sayın Karadağ'ın değidiği gibi, tüm insan ilişkiler çok yakın mesafelerde katmanlaşarak paylaşılıyordu. Tek bir yapı biriminin kesitinde dükkan, işyeri, ve konutun yer alması olağandı. Kent içinde değişik kulanımların bütünlüğü insan ilişkilerine çeşitlilik ve derinlik kazandırıyordu. Aynı zamanda, tüm yaşam iihtiyaçları yakın mesafelerde karşılayan geleneksel kent kompakt düzeniyle yayalara hizmet edbiliyordu. Bu geleneksel diagram ülkemizin bir çok kentlerinde halen doğal olarak uygulanırken bundan vazgeçmek, modernizm uğruna olsa bile, akıllıca bir seçim değil. Mevcut geleneksel kent diagramımızı kabul ederek bizim için çağdaş ve insani bir kent yaşamı tarif edilemezmi? Kartal ve Küçükçekmece fikir önerilerinden böyle bir sorgulama istemek bizim için çok yararlı olurdu. Kentsel tasarım fikirlerinin sadece "6 Star" mimar tarafından sunulması ayrı bir problem olabilir ama aslında onlardan fikir satın alırken soruların baştan "bizim" tarafımızdan sorulmaması çok daha vahim bir problem. Sunulan fikirlerde hangi insanlar için, nasıl ilişkiler planladığı belirlimi? Kent formu sadece modernist bir tarzla nesnesel olarak sunulursa nasıl uygulanır? Projeleri, ayrıntılarını inceleyemeden, sorguladığım için özür dilerim. Şayet, sunulan fikirler bu soruların cevablarını içeriyorsa bilgilendirilmek isterdim. Saygılarımla,
__________________
Kaya Arıkoğlu |
|
|
|
|
|
|
#54 | |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 03-09-2005
Mesaj: 483
|
Alıntı:
Öğrenmek için soruyorum; Modern mimari kendinden önce gelen ve başlarda Vitrivius'un o dönemin kutsal kitabı olan kitbabındaki klasikYunan mimarisini tarifleyen mimari olmak üzere sonraları arkeolojik araştırmaların gelişimiyle yine başka kültürlerin tamamen geleneksel mimarilerine tepki olarak ortaya çıkmamış mıdır? Sanatın mimari üzerindeki ağır kurumsallaşmış baskısından kurtulmanın ve inşa etme kavramına ağırlık vererek mimariyi geleneksel sanatın boyunduruğundan kurtarmaya çalışmamış mıdır? Modern mimari kendi ütopyalarının altında ezilmiyor mu bugün sizce de? Kentlerin oluşumunda modernist bir planlamanın yersizliği ve acizliği konusunda size katılıyorum. Konuyu dağıttım sanırım.Sormak istediğim şuydu.Modernizmi ve gelenekselliği yanyana koymak modernizmle çelişmez mi aslında.Bu yaklaşımın yanlış olduğunu düşünmüyorum ama adını modernizm koyabilir miyiz hala?Ben mi yanlış anlıyorum? ![]()
__________________
esragunes |
|
|
|
|
|
|
#55 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 03-09-2005
Mesaj: 483
|
Japonların kendi modernitelerini yarattıklarını yazmışsınız.Bildiğim kadarıyla japonlar için mimarlık net bir tanımla "bilim ve taknoloji" dalıdır.hiçbir zaman mimari bir sanat olarak nitelenmemiş ve batıdaki gibi yüceltilip büyük harflerle yazılmamıştır.
dolayısıyla yanılmıyorsam yine batıdaki gibi sanat ve kültür alanına nüfuz etmemiş ve geleneklerle çelişmek zorunda kalmamıştır.. Bu ayrımı yapabilmek belki bizim coğrafyamızda bu kadar kolay diil ama kulağa hiç de fena gelmiyor yine de? ![]()
__________________
esragunes |
|
|
|
|
|
#56 | |
|
Diyalog Konugu
Kayıt Tarihi: 01-10-2002
Mesaj: 82
|
Japon Mimarisi : Geleneksel ve Modern
Alıntı:
Sorularınız çok güzel ve yerinde. Cevaplarını beraber vermeye çalışırsak benim için daha iyi olur. Sizden ricam: http://www.gsd.harvard.edu/people/fa...n/studios.html linkine grip Prof. Scot Cohen 'in yönettiği stüdyo lisans dersinin sylbus'unu okumanız. Dersin başlığı: Indefinitely Extendable Museum, Ueno Park, Tokyo GSD 1320, Spring 2005 Prof. Cohen Japon mimarisinin ruhunda geleneksel / modern arası ilişkileri çok net bir şekilde tanımlamaya çalışıyor. Bende tekrar okuduktan sonra size döneceğim. Saygılarımla,
__________________
Kaya Arıkoğlu |
|
|
|
|
|
|
#57 | |
|
Forum Üyesi
Kayıt Tarihi: 21-09-2003
Mesaj: 3
|
Alıntı:
Japon Modern konutlarında oda ölçüleri belirlenirken hala titami modülü kullanılıyor. Biliyorsunuz "titami"ler Japonların akşamları açtıkları yer yataklarıdır. Her oda ölçeği bu yatakların katmanlarından oluşuyor. Kalabalık bir aile her odayı yatak odası gibi kulanabiliyor ve titami'leri yerleşirirken fire vermiyor. Tabi ayrıca, Japonların yaşamlarındaki geleneksel yalınlık modernizm'lerine yansıyor. Prof. Scot Cohen Japon mimarisinde geleneksel yapılar ve modern yapılar arasında ayrı bir bağlantı kuruyor. Cohen Japon mimarisinin geleneksel grameri kullanmaya devam ederek modern olduğunu izah ediyor. Geleneksel Japon yapı tekniğinde malzemelerin iki ayrı gruba (hafif, ince / ağır, kalın) olarak ayırılmasını ve aralarındaki kontrastın abartılarak yalınlaşmasını direkt olarak günümüzün Japon modernizmine bağlıyor. Japon Modernizmi geleneksel yapı tektoniğini kullanmaya devam ederek Batı'nın mimarisini sorgulaması ve böylelikle tüm modernizmi etkilemesi çok enteresan değilmi? Japonlar kendi sınırlı coğrafyalarının gerektirdiği yaşam tarzından bir çağdaş estetik üretmişler ve bunun yaparken dünyaya kendi açılarından bakmaya ve sorgulamaya devam etmişler. Öncelikle kendi kültürlerini olduğu gibi kabul ederek modern dünyaya açılmışlar. Biz kendi coğrafyamızda bunu ne kadar yapabiliriz sorusunu beraber sorabiliriz. Kendi kültürümüzü küçümseyerek ve yozlaştırarak bunu yapılamayacağı belli oluyor. Saygılarımla, |
|
|
|
|
|
|
#58 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
Konunun etiği budunu
Sayın Kaya Arıkoğlu, Sayın Esra Güneş düşüncelerinizi ilgi ile takip ediyorum.
Ancak geceleri rahatça yazabildiğim için gündüzleri sadece teşekkür edebiliyorum. Özellikle konunun "Etiği ve Budun"u hakkında yazmak istediğim çok şey birikti. Ayrıca başlığa neden modernizmin değil de "Modernin İşlevi" yazdığıma da tekrar vurgu yapmayı düşünüyorum. Aklınıza ve elinize sağlık. Devam. ![]() Sizi izliyorum. ![]()
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
#59 | |
|
Diyalog Konugu
Kayıt Tarihi: 01-10-2002
Mesaj: 82
|
Geleneksel Kent ve Modern Mimari
Alıntı:
Geleneksel Anadolu ve Balkan (Türk demek doğru olmaz ama Osmanlı diyebiliriz) kentlerinin organik planlamasında çok net bir diagram uygulanmış. Bu diagramı, tarihi yapıların stilini önemsemeden, sadece kitlesel (Dolu / Boş ve Ölçek) olarak analiz edebiliriz. - Kent tatamiyle doğanın yapısına uygun ve asgari müdahele ile yerleştirilmiş - Evlerin yerleşiminde iklimsel şartlara uyum ve manzaraya hakim olmak önemsenmiş - Sokaklar tanımlı ve dar ama yayaların ölçeğinde belirlenmiş - Her ev sokakla ve kendi özel bahçesiyle ilişkilendirilmiş. - Kentin ortak mekanları daha geometrik kamusal yapılar çevresinde oluşturulmuş - Her kent kendi içinde sürdürebilir (kendine yeterli) şekilde planlanmış Örnek verdiğim karakteristiklerin hiç biri kentin "Osmanlı" mimarisiyle uygulanmasını gerektirmiyor. Bahçe duvarlarıyla tanımlanmış sokakların arasından yürümek ve sonra (cennete girer gibi) kendi bahçeli evine girmek, mahalleni ve sokağını tanıyıp sahiplenmek, ve doğayla uyumlu yaşamanın neresi modernin işlevini engelleyebilir? Kentin diagramı gayet geleneksel olup içindeki tüm yapılar gayet modern olmazlarmı? Baragan, Koolhass ve hatta Hadid gibi "star" mimarlar isterlerse tarif ettiğim geleneksel kent diagramına uygun, bahçe duvarlı evler tasarlayabilirler. Günümüzde tarihi İtalyan kentleri modern yapıları kentin içinde rahat şekilde yerleştirebiliyorlar. Bence problem "modern" olmak değil. Aslında problem "modernist" olmak. "Modernist" derken modern düşünce tarzından bahsetmiyorum. Modernist derken kabul edilmiş, başkalırı tarafından validasyonu gereken, sürekli değişen uluslararası bir modadan bahsediyorum. "Modern" mimarın gelenekleri ve yerelliği reddetmesi gerekmezken, "modernist" mimar bir "elitist" olarak (aynen modernist şiir deki gibi) geçmişi, bugünü, çevreyi, doğayı. ve en önemlisi insanı reddetmeye mecbur kalıyor. Böylelikle, mutfak dolabındaki modernist estetiği kent ölçeğindeki estetiğe taşıyabiliyor. Kent tasarımının geleneksel olması arzu edilirken tarif edilen yaşamın Disneyland benzeri sanal ve nostaljik olmayıp çağdaş ve modern olması gerekir. Modern olurken şunuda hatırlamalıyız: araç insana hizmet etmek için yaratılmıştır tersinin olması esarettir. Saygılarımla,
__________________
Kaya Arıkoğlu En son Kaya Arikoglu tarafından düzenlendi : 15-04-2006 07:08. |
|
|
|
|
|
|
#60 | |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 03-09-2005
Mesaj: 483
|
Alıntı:
Yanıtlarınız için teşekkür ederim okumaktan keyif alıyorum.. Gelelim konumuza..Birkaç alıntıyla başlıcam. Aslen bir matematikçi olan ve 20.yy ın önemli felsefecilerinden Edmund Husserl'in bir sözünü aktarmak istiyorum burada. Şöyle demiş Husserl; "Artık ta Galileo zamanında meydana gelmiş ve son derece önemli birşeye dikkat çekelim:Tek gerçek dünyanın,fiilen algı yoluyla verilen, her zaman deneyimlenen ve deneyimlenebilir olan dünyanın -günlük yaşam dünyamızın- yerini, gizliden gizliye matematiksel olarak inşa edilmiş ideallikler dünyası almıştır" Söylediklerinizle bir paralellik kurabilir miyiz burada hatta belki aynı şeyden bahsediyorsunuz Husserl ile. Söylediklerinize tamamen katılıyorum.söyleyecek çok şey bulamıyorum bu sebeple. sadece size eşlik edebilirim. bir de Christopher Alexander'ın çalışmaları çok ilginç kent konusunda.. belki hepsini buraya aktaramam..bu uykusuzlukla benim için cümleleri toparlamak kolay diil bu yüzden sözü ehillerine bırakiim. Alexander kentleri doğal kentler (uzun bir zaman diliminde kendiliğinden ortaya çıkmış kentler) ve yapay kentler (tasarımcı ve planlamacılar tarafından ortaya çıkarılmış kentler) olarak ayırır.Yapay kentlerin doğal kentlere özgü bileşenlerden yoksun olduğunu ve insanlar tarafından kabul edilmesinin bu sebepten ötürü zor olduğunu ileri sürer. ona göre tasarımcılar bu bileşenleri devreye sokarak yapay kentleri canlandırmaya yönelirler. Alexander bu durumu küme kuramıyla açıklar. çok derinine giremicem şimdi. Ama temel olarak doğal kentlerin örtüşen, içiçe geçen ve kesişen örgüsünün karmaşıklığının kent tasarlarken yapay bi şekilde oluşturulamayacağını bunun da kentte gerekli olan organizasyonun kurulmasını engelleyeceğini söyler. Çok özet oldu.belki daha sonra yine bahsederiz bundan beraberce.. Burada son olarak hem Husserl hem de Alexander'ın görüşlerini konumuza bağlamak için şunu ekliim. Geleneksel ve toplumsal ilişkilerin izlerini süremeyen bir kent tasarımı eninde sonunda yapısal sorunlar yaşayacak ve ideal olarak betimlenen kent planı insan herketleri ve zorlamaları sonucunda deforme olacak ya da olması gerekene dönmeye çalışacaktır. Bunu belki de çok basit bir örnekle açıklayabiliriz. çevremize bakarsak sıkça gördüğümüz bir örnektir. Özenle yeşillendirilmiş alanların orta yerinde patikalar görürüz.planlanmamış tamamen kendiliğinden oluşmuş yollardır bunlar.Biraz daha dikkatli bakarsak bu patikaların planlanmış yaya yollarının yanlış ya da eksik öngörülmesinden kaynaklandığını anlarız.zaten insan hareketi çoktan daha iyi olan alternatifi gerçekleştirmiştir orada doğal olarak. ölçek büyüdükçe bu kadar kolay olmuyor elbette.. ama buradaki ana fikri her ölçekte ama en çok da kent ölçeğinde tasarımlarımızda göz önünde bulundurmalı ve insanların ayak izlerini ve haraketlerini takip etmeliyiz .. o zaman Kaya Bey'in söylediği gibi araç-amaç birbirine karışmaz bence."Ben tasarımcıyım nereye çizersem yolu orada yürücek insanlar " diyen varsa ne diim star mimar olma yolunda ilk adımı attığı için tebrik ederim ![]() Ben de inatla çimlere basarım ![]()
__________________
esragunes |
|
|
|
|
![]() |
| Yerimi olarak kaydedin |
| Şu an bu konuyu izleyen aktif kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Modları Görüntüle | |
|
|