![]() |
|
|||||||
| Mimarlar Türk ya da yabancı bütün mimarlar hakkındaki paylaşımlarınız, görüşleriniz... |
![]() |
|
|
Konu Araçları | Modları Görüntüle |
|
|
#16 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 26-04-2001
Mesaj: 35
|
?
... sizce `modernlik` nedir ?
|
|
|
|
|
|
#17 |
|
Diyalog Konugu
Kayıt Tarihi: 21-01-2003
Mesaj: 23
|
Mourner
Gökhan Bey,
Sorunuzdan anladığım kadarıyla Mimarlık fakültesini birinci bitirmiş olmamı ve bu derecenin özgeçmişimde yer almasını sorguluyorsunuz. Meslek yaşamımda mimarlık eğitimi veren bir kurumu iyi bir derece ile bitirmenin getirdiği bir kazanım olduğunu düşünüyorum. (özellikle meslek hayatına yeni başladığınız günlerde...) Bu derecenin getirdiği referans çevrem üzerinde “kalıplaşmış” bir etki yaratmıştır. Kanımca bu tür derecelendirmeler her ne kadar kişi üzerinde bir destek sağlasa da, esas olan kişinin kendisi ile barışık olup “hayata karşı kabiliyetli” olmasıdır. (Tırnak içindeki kelimeler Şevki Pekin’in Arredamento dergisindeki çok hoşuma giden söyleşisinden alınmıştır, okumayanların okumasını tavsiye ederim.) Bu vesile ile söylemeliyim ki, lisede ve daha sonra üniversite hayatlarını da çok iyi derecelerle bitirmiş eğitim hayatları çok başarılı olan bir çok arkadaşıma daha sonraları rastladığım da, hayal kırıklığına uğradığım çok olmuştur. Yine bildiğim kadarıyla Doruk Bey’in “No. 1”liği ODTÜ Mimarlık fakültesinin ilk mezunu olmasından kaynaklanmıştır. “Sıfırlama” konusuna gelince, insan doğduğu andan itibaren donatılmış hayata başlar. DNA’sı anası babası, doğduğu ülke, maddi durumu, yaşadığı çevre...bunlar özgür seçimimiz olmayan parametreler. Bu yüzden insan hiç bir zaman yaşamış olduklarını yok sayamaz. Bu bir süreçtir. Bir yerde durup “tabula rasa” yapmak insan hayatı için mümkün değildir. Geçmişten ders alıp ileriye bakmak mühimdir. Kerem Erginoğlu Uğur Koleji binası ilkokul ve lise olamak üzere iki ana kütle ve bunları birbirine bağlayan silindir formlu yönetim bloğundan oluşur.Bunlardan ilkokul olan ve batıtarafında E5 e cephe veren kısmı birinci aşamada inşa edilmiştir. Binanın konsol hakları bu cepheye konulan bir mütemadi bir merdivenle değerlendirilmiş ve merdiven ve kat holleri bir güneş-gürültü filtresi olarak düşünülmüştür.Uğur Koleji. bizim için bir ilk yapı olma özelliğini taşır. Yapılırken ben 24, Kerem 27 yaşındaydı. İnşaat aşamasında tahmin edebileceğiniz gibi bazı noktalara hakim olma sorunları yaşadık. Ayrıca tasarıma başladığımız günden 8 ay sonar okulun açıldığını düşünürseniz inşaat ve proje koordinasyonunun ne derece bir hızla gerçekleşmiş olacağını farkedersiniz. Bizim bu hıza yönelik sıva kullanmama önerimiz ile o yıllarda yeni gördüğümüz Yapı blok malzemesini önerdiğimiz bu projede işveren pres tuğla konusunda ısrar etmişti. Onun dediği oldu. Ancak sorunuzda bahsettiğiniz “projenin dışına çıkılmıştır” ibaresi ağırlıklı olarak ikinci kısmı kapsar. Lise kütlesinin içinde yapmayı planladığımız iç boşluk ve buradan çıkan merdivenler ne yazık ki arzu ettiğimiz gibi olmamıştır. Yoksa bahsettiğiniz gibi bir tavır takınma söz konusu değildir. Hasan Çalışlar |
|
|
|
|
|
#18 |
|
Diyalog Konugu
Kayıt Tarihi: 21-01-2003
Mesaj: 23
|
felix
Felix
Arkitera yı bulup girdiğinizi de varsayarak Türkiye hakkında geniş bir bilgiye sahip olduğunuzu düşünerek yanıtlayalım. Deneme ve öğrenme konusundaki yorumunuz doğru. Ancak sebeplerini açmakta yarar var. Ülkemizde mimarlık mesleğini yapmanın avantajlı ve dezavantajlı noktaları var.Büyüme trendinde olan ve nüfusu artan genç nüfusa sahip bir ülkede insanlar bizim gibi genç insanlara büyük projeleri emanet edebiliyorlar. Batıya gore bu bir avantaj. Ancak kentsel altyapısı oluşmamış, tasarım bilinci ve kültürü tam yerleşmemiş ve hukuki boşluklarla dolu bir meslek ortamında çalışma şartlarını bir batılının anlaması zor. Ora Amerika şartları belki bu anlamda bize yakın olabilir.Ülkenin yapı endüstrisi ise hem teknoloji hemde teknik servis olarak tatmin edici olmaktan uzak.Bu ortamda gerçekleştirdiğimiz çalışmalar işverenin doğruları hedefleri , kar arayışları ile tutarlı olmayı ve çözüm getirmeyi amaçlıyor. Her iş kendi parametreleri ile farklı tutumları daha avantajlı kılabiliyor.BU sebeple bir mimari dili benimseyip, onun üzerinde durararak ilerlemek yerine her işin kendi içinde tutarlı bir yapısı olmasını hedefledik. Her işverenin önümüze koyduğu verilerle” bu iş nasıl herkes için en avantajlı biçimde kotarılır” sorusunu “mimari nefasetle nasıl kotarılır” kaygısıyla birleştirerek yanıtlamaya gayret ettik. İkinci soruyu siyasi bir tabana oturtmadan yanıtlamak zor. Biz Türkiye’nin kısa zamanda Avrupalı olamayacağını düşünüyoruz. Oratdoğulu olm gerçeğini de kabul edemiyor. Tanzimattan bu yana yaşanılan bu kimlik sorununun da ne mevcut ne de gelecek siyasi iktidarların öncülüğünde çözülebileceğini düşünmüyoruz. Türkiye hep arada bir yerde kalacaktır. Ancak “Avrupalı gibi “ davranmayı ve görünmeyi bilen Türkler gerektiğinde Ortadoğulu ve ortasyalı da olabilmeyi becerebildiklerinden bu ülkelereiş alma ve yapmayı sürdüreceklerdir. Tasarım hizmetlerinin bu ülkelerde ki pazarına gelince kendi Ürdün ve Azerbaijan tecrübelerimizden yola çıkarak durumun çok iç karartıcı olmadığını söyleyebilirim. Doğrudan işverenle ilşki kurmanın zor olduğu ve parametrelerin çok sabit oladığı verilerle çalışmak zorluğuna rağmen teknik eleman olarak algılandığınızdan mimari yorumlardan uzak durabiliyorsunuz. Ancak yine de iş yapma ediminin kurumsallaşmış Avrupa lı için bizlere gore daha anlaşılması zor olduğu söylenebilir. Ayrıca Türk mimar ve mühendisleri halen Batılı firmalara gore daha ucuz ve esnek çalışabildiklerinden tercih edilebilirlikleri hep olacaktır. We shall answer your question supposing you know quite enough about Turkey –as you are aware of a Turkish architectural w-site. Your comment on experiment instead of corporate image is right, but we have to argue on the reasons for that: In Turkey, architectural practice has its own advantages and disadvantages. The developing country holds a young population and the clients employ young professionals unhesitatingly. This is an advantage when compared to the West. On the other hand, it is quite difficult for a European –or American to have an idea on the conditions of architectural practice in Turkey – lack of urban infrastructure, design culture and full of legal indeterminacies (Mid- American standards may be close to ours). Besides, construction industry is not very satisfactory, both in terms of technology and service. Within this context, our work tries to achieve a consensus between architectural taste and client’s goal and profit. Each work has its own parameters which result in different solutions or attitudes. We take advantage of that and instead of insisting on a corporate image, we insist on the integrity of work within itself. With each client input we match two questions: How can we cope with the work in everyone’s favor and how can a tasty architecture go with that? The 2nd question should be discussed in the political context. We believe, it’s going to take a long time for Turkey to become European. Neither does Turkey approve to be Mid-Eastern. Besides, the problem of identity, which dates 1870’s –the Ottoman modernization, seems to remain unsolved with current or future governmental policies. Turkey is and always will be an in-between. But the ones who take advantage of that –think both as a European and as an Asian- will survive within the international market. We are not pessimistic through our own experience in Jordan and Azerbaijan. In these countries it is difficult to get in contact with the client and the parameters change rapidly, but they respect the architect as a professional and do not interfere in the architectural project. Still, architectural practice is not as corporate as a European should consider, but since Turkish architects supply more affordable and flexible service, they keep their chance to compete with the western architects. |
|
|
|
|
|
#19 |
|
Diyalog Konugu
Kayıt Tarihi: 21-01-2003
Mesaj: 23
|
cube
Ağaçkakan ve 4 u binaları yanyana iki parseldedirler. Ağaçkakan 1995 yılında başladığımız ve işverenin istek, ihtiyaç ve beğenileri yönünde tasarlanmıştır. 4U binası ise yatırımcının kiralamak üzere yaptırttığı kullanıcısının belli olmadığı bir yapı. Sözünü ettiğiniz yangın merdiveni projenin başında bina kitlesi içinde yer alıyordu. Daha sonra işverenin imar kurallarını zorlamasıyla binada büyümeler oldu ve yangın merdivenini arkaya aldık. Gördüğünüz bir şantiye fotografı. Bina henüz inşaa halinde. Yangın merdiveni henüz kaplanmadı . Bitince bizi rahatsız etmeyecek.
Sorunuza çağdaş Hollanda demektense çağdaş Dünya mimarlığı demeyi daha doğru buluyoruz. Yüzyılın başından bu yana Hollanda’nın modern mimarideki öncü duruşu yadsınamaz. Her m2 toprağın denizden kazanıldığı bir ülkede tasarlama ve inşa etme faaliyetinin milli bir eylem haline geldiğini gözönüne alırsak bu daha kolay anlaşılabilir. Ancak şunu belirtelim ki son dönem genç İspanyol ve Alman mimarları ve mimarisini de çok yakından takip etmeye çalışıyoruz. Bu anlamda yapıtlarını oluşturdukları kuvvetli felsefe dille ifade eden büyük ustalardansa, farklı ölçeklerde çalışan ve “daha gerçek” sorunlarla uğraşarak yapılarını ortaya koyan bu tanınmamış kahramanlarla daha çok ilgileniyoruz. Sizi tatmin etmek için ise Herzog &De Meuron, Rafael Moneo ,Campo Baeza, Joseph Llinas, Neutelings&Riedijk gibi farklı jenerasyon ve milliyetten bir mimar listesi yazalım. |
|
|
|
|
|
#20 |
|
Diyalog Konugu
Kayıt Tarihi: 21-01-2003
Mesaj: 23
|
scarleth
Her yıl yer durumumuza göre 2-4 kişi arasında stajyer alıyoruz. Bize ulaşmak için web sitemizden iletişim kutusunu tıklamanız yeterli. Stajyerlerde aradığımız mesleğe karşı ilgilerinin ne derece açık olduğu. Bunu da okulda yaptıkları çalışmalarla değerlendiriyoruz.
|
|
|
|
|
|
#21 |
|
Forum Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-01-2003
Mesaj: 1
|
***
Merhabalar,
Sizce bir mimar ne kadar "deli" olmalidir? Sevgilerimle, Mete |
|
|
|
|
|
#22 |
|
Diyalog Konugu
Kayıt Tarihi: 21-01-2003
Mesaj: 23
|
blur
Oda başkanlığı yapsaydım sanırım ilk icraatim meslek eğitimi sonrası eğitime ağırlık ve öncelik vermek olurdu. Türkiye’deki mimarların yapı , inşaat, malzeme , tasarım yada diğer dallarda çalışanların çok büyük sayısı diplomalarını aldıkları günden sonra ne bir seminere tabii oluyorlar ne de bir sınava. Belediye ve Kamu kesiminde çalışan memur mimarların ellerindeki yetki ve yaptırımların neler olduğunu düşünürsek bu mesleki görgü azlığının hepimizin yakındığı genel mimari seviye düşüklüğü ile ne derece bağlantılı olduğunu görebiliriz. Ayrıca Türkiye de ki en önemli mimarlık sorununun kentsel tasarım ve micro milieu olduğunu düşünüyorum. Doğru planlanmamış, kontrol edilememiş, ve belediyelerin şehircilik ilkelerindense oy-rant ilişkisi ile karar verdikleri, kimin tasarladığı belli olmayan imar planları ve gelişim planları ile iyi mimarlık yapmak da tatmin edici bir görsel çevreye ulaşmak da zor. Mimarlar odasının yerel yönetimlerin planlama kararlarına muhakkak müdahil olması gerekliliğini düşünüyorum.
Hasan Çalışlar Odayı devrederdim. Şaka bir yana, başkan olmakta çok zor bir durum. Çok sayıda üyesi olan bir kurum.Bu üyeler seçilerek bu kuruma katılmıyorlar. Diplomalarını aldıktan sonra bir şekilde bu kuruma dahil oluyorlar. Galiba ilk once odanın üyelerini tanımaya çalışır, onların profilini ortaya koyar ona gore içlerinde mesleğin ilerlemesi adına neler yapılabileceğine dair çalışmalar yaptırırdım. Üyelerin kaçta kaçı aktif mimarlık yapıyor ya da yan kollarında çalışıyor? Bu kurumun üyeleri hangi kriterlerle mesleklerini sürdürüyorlar? Hangi kaliteleri ön planda tutuyor? Ülkedeki toplam mimarlık kalitesine bakıldığında çok elit bir topluluk olmadığımız açık. Şu anda oda ile ilgili olan ilişkimi düşünüyorum: Bazen bizi çok sıkıştırdıkalarında odanın garip formüllerine bakarak “asgari ücret tablosuna” bakıyorum. Birim maliyetleri öğrenmek için telefon açıyorum. Yarışma şartnamesine bakmak için kullanıyorum. Her ay bülten geliyor. Dergi bir geliyor, bir gelmiyor…İletişim çok zayıf. Dediğim gibi iyi bir tasnif yapıp küçük gruplar halinde iletişim kurmak lazım. Adam adama markaj yapmak lazım. Yoksa insanların ilgisini toplamak mümkün değil. Katılımcılığı sağlamak lazım.Atıyorum: Aidatını zamanında ödeyen üyeler, bir grubu oluşturur. Bunları bir okazyon bulup davet edersin… Teşekkür edersin. Beklentilerini rahatsılıklarını öğrenirsin. Bu üyeler üyelik görevlerini yerine getirmiş… Demekki sorumlu kişiler… Ticari anlamda başarılı olmuş mimarlar vardır, ciddi markaların başındadırlar… Onları bir araya getirbilirsin. Yapacağın etkinliğe sponsor olmalarını sağlayabilirsin. Bunları yapmaktaki amaç öncelikle düzenli bir ordu yaratmaktan geçer… Okumakta olan mimarlık öğrencileri ile iletişim kurabilirsin… Hollanda’ da NAI var . Rotterdam da gittik inanılmaz bir kütüphane, arşiv var her şeye ulaşmak, araştırma yapmak mümkün … İstersen Dudoc’un original projelerine bakabiliyorsun. Özel eldivenler giyip…Bütün ülkede yapılmış mimarlığı takip edebileceğin bir müze var... Yapacak çok iş var yeter ki insanların katılımını sağla… Kerem Erginoğlu |
|
|
|
|
|
#23 |
|
Diyalog Konugu
Kayıt Tarihi: 21-01-2003
Mesaj: 23
|
rennie
Türkiye de mimarlığın zorlukları ve kolaylıları için Felix e yazdığım cevap geçerli,
Yapı malzeme firmaları ve mimar ilişkilerini de genelleme yaparak yanıtlamak zor. Her firma meslek adamlarına, ya da örgütlerine karşı farklı bir pazarlama stratejisi izliyor. Ancak son beş yılda yapı sektörünün mimarlara daha iyi servis verdiğini, teknik konularda daha uzman yaklaştığını gördüm. Alüminyum firmaları, aydınlatma firmaları buna iyi bir örnek Projenin başından sizinle birlikte çalışıp çözümlerin geliştirilmesinde faydalı oluyorlar. Bunun diğer disiplinlerde de devamını diliyoruz. Mimarlık dünyada gittikçe karmaşıklaşıyor uzmanlık gerektiren bir hale dönüyor. Takım çalışması şart. Bu anlamda nasıl ki mühendislerle çalışıyorduk artık farklı disiplinlerle de çalışmayı öğrenmek ve denemek durumundayız. Bir aralar Metro City binalarının kat holleri ve girişlerinin iç mimari tasarımları ile ilgilendik. Bina giriş mekan formu ile kullanılacak plastik sanat eseri ile bir bağlantı olsun istedik. Ve tasarımın başından itibaren heykeltraş Murat Şahinler bize refakat etti. Çok zevkli bir çalışma oldu. İkinci blok için de umarız ressam Elvan Alpay’la benzer bir çalışma yapacağız. Özellikle iç mimari, yada sergiye yönelik bir tasarım işi ile karşılaştığımızda iş bazen mimariden ilüzyona dönüşebiliyor, tabii ki konuya ve ihtiyaca yönelik olarak. Bu durumlarda da sahne sanatları ya da sinematografi ile ilgilenen biri ile çalışmayı hep konuşup hayal etmişizdir. Mimarlık hakkındaki bu karamsar tablo biz öğrenciyken de vardı. Artarak sürüyor. Üniversitelerin içine girdiğimizde ruhumuz kararıyor. Arkitera'nın düzenlediği forumda bu konuda ciddi tartışmalar yapıldı. Ben forumda da söylediğim gibi profesyonel ve akademik dünya kopukluğunu ciddi bir sorun olarak görüyorum. Ayrıca mimarlık gibi zevkli bir konuda öğrencilerin ilgisinin ayakta tutulamayışını akademik dünyanın bir an evvel kurtulması gereken bir zaafı olarak görüyorum. Genç arkadaşlara fazla yüklenmemek lazım.Sorun büyüklerde. Yeni jenerasyonun ilgisizliğinden doğan yakınmalar ise biz talebeyken vardı. Sanırım bir önceki jenerasyon bir sonrakini beğenmeme durumu içinde. Ben ise her jenerasyonun ilgisinin farklı şeylerle ayakta durduğunu düşünüyorum. Beraber çalıştığımız genç arkadaşlara baktığımda yada önümüze gelen portfolyolarda çok özel çalışmalara rastlıyorum. Bazı konularda eksik olabilirler ancak bazı konularda da ileriler. Evet işverenlerimiz bize yorumlarda bulunuyorlar. Bazen teşekkür bazen şikayet, sıkça da değişen ihtiyaçlara care başvuruları. Örnek olarak kendimizden çok emin olarak tasarladığımız Uğur Kolejinin meşhur merdivenine veliler çok tepki göstermişti. Çocuklar düşerse kat kat sürüklenirler diye. Bizce yersiz bir kuruntu; ama veliler patron. Merdiven veliler alışıncaya kadar yalnız öğretmenlere ait olarak kullanıldıydı. Wiel Arets bir dizi etkinliğin başı idi. Ancak bu tür organizasyonları gerçekleştirmmek de ayrıca bir iş. Ekim de Zangelis- Alvaro Siza- Carnavale olmak üzere üç Akdenizli Mimarı davet ettik ve organizasyonu ilkine gore daha iyi hale getirmek için uğraştık. On gün kala Siza iptal etti. Ne yapacağımızı şaşırdık . Arets de ilk once üç gün kala iptal etmiş ve aylar sonra gelebilmişti. Bunlar yorucu olabiliyor ama vakit buldukça ... |
|
|
|
|
|
#24 |
|
Diyalog Konugu
Kayıt Tarihi: 21-01-2003
Mesaj: 23
|
yavuztaneli
Evet mimari ortamımızın faşistce bulduğum yaklaşımlarından biriydi bu ve o sinirle bu yazıyı yazmıştım. Sevgili Sibel Bozer’le beraber yaptığımız bu projeyi eleştriye açmak yerine sansürlemeyi tercih etmişlerdi . Ortamın cüceliklerinden bir tanesi.
|
|
|
|
|
|
#25 |
|
Forum Üyesi
Kayıt Tarihi: 10-09-2002
Mesaj: 114
|
arkitera anasayfasında görülen renkli bina sanırım size ait.
ilk bakışta çekici gibi görünüyor. benim sormak istediğin neden alüminyum doğramaları bir çok parçaya bölüp aralara renk atarak ucuz bir cephe oyunu yaptınız? bu yaptığınıza benzer yabancı örnekler var ama aslında hepsi bir grafik oluşturuyor. sizinki kötü bir taklit olmuş. o havuz binası da çok kötü bişey zaten. mimari aranjmanlardan vazgeçmeyi deneyin. |
|
|
|
|
|
#26 |
|
Diyalog Konugu
Kayıt Tarihi: 21-01-2003
Mesaj: 23
|
mona
Biz bu ağlama edebiyatına katılmıyoruz. Türkiye'de Mimarlık mesleğinin binlerce olumsuz sorunla karşı karşıya olması onun yapılamaz olduğunu göstermez. Hangi sektör, hangi disiplin sorunsuz ki. Doktorlarımız, avukatlarımız ne yapsınlar. Sanayicide hiç mi sorun yok. Baktığınız zaman disipliner sorunlar aslında ülkenin temel sorunları. Ülkenin düzeleceği yakın zamana kadar mümkün gözükmüyorsa bizim görevimiz bu ülkenin şartları ile yapılabilecek en iyi mimariyi yapmaktır. Türkiye’de ancak insanlar kendi işini en iyi yapmaya çalışırsa bu sorunlar ortadan kalkar. Yoksa Fransa’da ki un bende olsa bende iyi ekmek pişiririm demek kolay. Mühim olan eldeki unla en iyi ne yapılabildiğidir.Ya da unun kalitesini nasıl arttırdığın. Türkiye’de son yıllarda sıkça karşılaştığım bir kanı oluşmuş. Türkiye’de mimarlık olması için bizim burada Eisenmann yada Gehry gibi binalar yapmamız gerekliliği. Şiddetle karşı çıktığımız bir konu. Türkiye mimarlığı ancak bu ülke gerçekleri ele alınırsa üzerinde konuşulabilir olabilir. Yoksa şanslı bir işveren gurubu ile Avrupai bina yapma çabaları Don Kişot'sal kahramanlıklar olarak bireysel çabalar olarak kalıyor.
Tecrübesizlik bir avantaj da olabiliyor . Hiç bir kalıba girmemiş olarak düşünebiliyorsunuz. Kafanız pırıl pırıl ve önyargısız. Bütün sorunlarla karşı karşıya kalarak o anda çözüm üretmek zorunda kalıyorsunuz. Yorucu ancak eğitici bir çaba bu. Tecrübeyi kazanana kadar hep çalışmalarımızda yapabileceğimizi yapmaya gayret ettik. İstediğimiz, arzuladığımızdansa becerebileceğimizin iyisini yapmaya uğraştık . Zamanla yaptıkça öğrenilen bu meslek de inşa edebilme beceriniz artıyor. Tecrübe eksikliğini daha çok daha iş dünyasında hissettik. Mimarlık mesleğinin temellerini okulda iyi kötü öğreniyorsunuz.Ancak iş dünyası farklı. Bize bir öğreten olmadığı için teklifti, sözleşmeydi, paraydı gibi konularda epeyce acemilik çekip bu acemiliğin zararını gördük. Gözümüzün içindeki ışıltıyı farkeden her işveren bizi ciddi suistimal etti. Biz ilk olarak küçük iç mimari uygulamalar yaparak iş yapabildiğimizi, bir şeyler becerebildiğimizi gördük. Sonra biraz bu güvenle devam ederek yapı yaptık. Hatta kendi kendimize konuşurken, TEM kenarında yapılmış mimarsız binlerce yapıyı görerek, bunlar yaparsa biz neden yapmayalım dediğimizi hatırlıyorum. Şansımıza iyi ve kötü işverenleri, mühendisleri, kalfaları birarada tanıdık. Neye nasıl dikkat edilmesi gerektiğini kavradık. Yani okulda öğrendiğimiz temel bilgiler üzerine biz bu işi usta çırak ilşkisinden çok kendimiz deneyerek öğrenmiş olduk. Hangi yol daha iyidir bilemem. Bizi tesadüfler böyle yönlendirdi biraz. |
|
|
|
|
|
#27 |
|
Forum Üyesi
Kayıt Tarihi: 09-01-2001
Mesaj: 43
|
kendi işinizi yaparken hem işin mimari tasarım yönüyle hem de ticari yönüyle uğraşmak zorunda kalıyorsunuz, hangisine daha fazla vakit ayırmanız gerekiyor? bu iki yön birbirini ne kadar etkiliyor?
|
|
|
|
|
|
#28 |
|
Diyalog Konugu
Kayıt Tarihi: 21-01-2003
Mesaj: 23
|
erdemse
Sevgili Erdem Şeker,
Sorunuz için teşekkür ederim. İç mimarlık çok önemli bir meslek kolu. Bizim iç mekan düzenleme işlerimiz olması sizi korkutmasın. Yapacak çok işiniz olacak... Biz meslek hayatına küçük dekorasyon işleri ile başladık. İlk mezun olduğunuzda insanlar size bir iki dolap çizdirerek, duvar rengini sorarak güvenmeye başlıyor. Derken “bizim bir de fabrika vardı, cephe lazım diyorlar”... Bu açıdan bakıldığında iç mekan işleri hep meslek yaşamımızda yer aldı. Belirtmeliyim ki hiç bir zaman da “biz iç mekan yapmıyoruz” deme lüksümüz olmadı. Hala da olduğunu söyleyemem. Sadece son dönemde mümkün olduğu kadar ev iç mekan düzenlemesi yapmıyoruz. Dekorasyon ise hiç bir konuda yapmıyoruz. Bizim için iç mekan düzenleme işleri sadece dış kabuğu tutarak yapabileceğimiz işler. Bazen bu kabuğun dışına da çıktığımız oluyor. Bu tür iç mekan düzenleme işleri bize 1/1 maket yapma, mekanı hissetme, ve bazı şeyleri deneme imkanı veriyor; burada denediklerimizi ve deneyimlerimizi daha sonra başka projelerimizde kullandığımız oluyor. Bir de biz bu tür uygulamaları kendi ekiplerimizle yapıyoruz. Bu bize ciddi anlamda “elimizi taşın altına koymamızı” sağlıyor. Bu tür uygulamalardan çıkardığımız dersleri daha sonra ki uygulamalara “tecrübe” olarak aktarıyoruz. Ayrıca iç mekan düzenleme işlerinde proje ile beraber uygulama yapmamız işverenlerimize ciddi zaman kazandırıyor. Proje ile uygulamayı üst üste çakıştırabiliyoruz. Biz mimarlık mesleğinin çok ciddi sınırları olduğunu da pek düşünmüyoruz. Banyo tasarımı, büfe, bank tasarımı yarışmalarına katıldığımız oldu. Kapı kolu tasarlamamızı isteyen işverenler de var. Sektörde iç mimarlığın tanınmadığı fikrine pek katılmıyorum. Çoğu zaman insanlar iç mimarın ne yaptığını daha kolay hayal edebiliyorlar. Mühendisle mimarın farkını bilmeyen insan sayısı daha fazla... Türkiye’de iç mimarlık, mimarlığa gore daha önde gidiyor. İnsanlar daha rahatlıkla iç mekanlara para harcayabiliyorlar. Ortak mekanlar için para tüketmek akılcı gelmiyor... Bir de iç mimarlık ürününü elde etmek daha kısa bir zaman dilimi gerektiriyor. İzin safhaları vs. Neredeyse yok denecek kadar az. Mezuniyetinize gelince, tavsiyem aldığınız eğitimi bir kalıp içinde görmeyin... Binaların dışında da mekanlar var. Siz bir tasarım eğitimi alıyorsunuz. Bunun limitlerini kendiniz koymalısınız. |
|
|
|
|
|
#29 | |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 10-01-2002
Mesaj: 6
|
Alıntı:
kimden taklit edilmiş? ayrıca bir yapıyı eleştirmek için sanırım "çok kötü bişey"den daha iyi "bişeyler" söyleyebilirsin.....yoksa yanılıyor muyum????....bence yanılıyorum galiba..... |
|
|
|
|
|
|
#30 |
|
Diyalog Konugu
Kayıt Tarihi: 21-01-2003
Mesaj: 23
|
zeki
Sevgili Zeki,
Tasarım öncesi süreç öğrenmeye ve araştırmaya dayalı bir süreç. Işvereni, konuyu, ihtiyacı okuma ve imkanları analiz etme süreci. Ancak dediğin gibi çoğu zaman işleri dune yetiştirmek gerekiyor. Bu anlamda her konuya önceden hazırlıklı olmakda yarar var. Ancak her konu hakkında bilgili olmak imkansıza yakın. Kimse internet değil. Mümkün olduğu kadar antenleri açık ve etraftan haberdar olmak, çok şey görmüş olmak insana bu anlamda kavrama kolaylıkları sağlıyor. Çalışılacak konuda kim ne yapmış fikir sahibi olmak lazım. Bence mimarın tasarım öncesi süreci kısaltabilmesi için mimarlık dışındaki disiplinlere mimarca olmayan bakışlar atarak değerlendirebilmeyi öğrenmesinde yarar var. Çoğu zaman mimarlar dünyayı kurtaracak kahraman psikolojisinde hareket ediyorlar. Bir servis verdiklerini, herkesinki gibi bunun da bir meslek olduğunu unutuyorlar. Bu işverenlerle ilk toplantılarda çok ortaya çıkan bir özellik. Mimar işin sahibinin işveren olduğunu unutarak işin telif hakkı sahibi olarak davranmaya daha ilk günden başlıyor. Bu sorunlu tasarım öncesi süreç ilişkisi tasarıma da yansıyor. Hasan Sevgili Zeki, Sorunun ikinci kısmına ben cevap vereyim. Bana ilk soruyu soran Gökhan Bey’e verdiğim cevaptan da çıkarılabileceği üzere, insan yaşamının her safhasında bir şeyden etkilenir. Bunu yok saymak imkansızdır. Büyüme safhasında da öncelikle gördüklerini taklit eder. Ancak belirli olgunluğa erdikten sonra kendi karakterimiz ön plana çıkar ve o güne kadar biriktirdiklerimizi süzgecimizden geçirerek kendi ürünlerimizi ortaya koyarız. Bu vesile ile Barcelona’da gezdiğim Picasso müzesindeki sanatçının gençlik dönemine ait Velasquez reprodüksiyonlarını örnek verebilirim.Picasso aynı tabloyu defalarca çizmiş. Belki aynı Velasquez tablosundan on tane var, daha sonra aynı tabloyu yorumlamaya başlamış... Çıkan ürün bir Picasso. Bir başka örneği de Citterio’dan verebilirim. Lanse ettiği çalışma koltuklarından biri 20 yüzyılın ünlü modern tasarımlarından birinin adını taşıyor. Citterio son derece rahat. Çünkü söyleşisinde bu koltuğu çok beğendiğini ve kendince yorumladığını söylüyor. Citterio ya da Picasso için taklitçi denilebilir mi? Kerem |
|
|
|
![]() |
| Yerimi olarak kaydedin |
| Şu an bu konuyu izleyen aktif kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Modları Görüntüle | |
|
|