![]() |
|
|||||||
| İstanbul Dev bir metropol olan İstanbul'un bitmeyen, her gün yeni birisi eklenen sorunları, kentle ilgili güncel gelişmeler... |
![]() |
|
|
Konu Araçları | Modları Görüntüle |
|
|
#1 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
"Korku'nun Kentleri!"
"Korku'nun kentleri!"
22 Ocak Pazar günlü Cumhuriyet Gazetesi eki "Pazar Dergi"sinde çıkan yazının başlığı bu:.. Benzer konulu bir yazı alıntısı da "Siteni söyle, statünü söyleyelim" başlığı ile birlikte "arkitera haberler" arasında çıktı... Aşağıya linki yapıştırıyorum... Bu konuları ciddi olarak ele almak gerekiyor ki, felaketlere çanak tutmaktan kendimizi alıkoyabilelim... Çünkü çok geç kaldıktan sonra "üstüne bir bardak soğuk su içmekte" pek bir yarar yok. http://www.arkitera.com/news.php?act...wsItem&ID=6752 "Siteni söyle, statünü söyleyelim" Tarih: 23 Ocak 2006 Kaynak: Zaman Yazan: Burhan Eren, Emine Dolmacı Gsm sektöründe çalışan bir genç, maaşının yüzde 80’ini Ataköy’de tuttuğu bir stüdyo daireye ödüyor. BBG evinde yarışan bir genç kız, Avcılar’da değil, bu semtteki bir sitede, Denizköşkler’de oturduğunu söylüyor. Levent’teki gökdelenlerden birinde bulunan bir ofiste çalışmak için CV dolduran genç ise adres hanesine Bayrampaşa yazmaya utanıyor. Çünkü artık ekonomik ve sosyal statünün göstergesi olan bu siteler, adres olarak referans niteliği taşıyor. Kişinin ekonomik ve sosyal profilini göstermede adresin belirleyici niteliği, aslında çok yeni bir olgu değil. Eskiden kişinin oturduğu semt, bugünün steril toplu konut alanları olan bu sitelerinki kadar keskin olmasa da, o kişi ile ilgili bir ipucu verirdi. Ancak durum bugün oldukça farklı; eskiden siyasal görüş, inanç ve eğitim düzeyi bir kişinin toplumdaki yerini belirlerken bugün bütün bunların yerini ekonomik statü almış durumda. Hal böyle olunca da aynı markaları giyen gençlerin aynı arkadaş grubunda yer alması gibi, aynı üst gelir grubu içinde olanlar da aynı sitede yaşamayı tercih ediyor. YAZININ DEVAMI... http://www.arkitera.com/news.php?act...wsItem&ID=6752
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
#2 |
|
Forum Üyesi
Kayıt Tarihi: 11-08-2004
Mesaj: 176
|
farklı bir açı.
enteresan bir konuya değinmişsiniz...
|
|
|
|
|
|
#3 | |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
Hangi vadede olursa olsun, her ne olursa olsun;
Hayati önemini daha da enteresan buluyorum...
Alıntı:
Hangi vadede olursa olsun, her ne olursa olsun; yaptığımız işten, duyabileceğimiz sorumluluk kadar özgürleşebiliriz... Yoksa ruhlarımızı, bir türlü yüzleşemeden, bir ömür boyu cesetler gibi peşimizden sürükleyeceğiz... **************** “Sosyal Empati” Kim(ler)in Sorumluluğudur? başlıklı yazı bu adreste: Asosyallik konusunun mimar/lık açısından anlam/lar/ı... ... Kente, mesleğimize, dahası kendimize yabancılaşmamızın yarattığı sorunların çözümüne de yabancı kaldığımız sürece o sorunlar “peşimizden gelecek...” ... Direnemeyenler ise insan ilişkileri alanında “üretim ilişkileri kanalı/kanalizasyonu ile kolayca aktarılabilen/endüstriyel kodları taklide başlamışlardır. Bu en başta büyük çoğunluk için göze ve kulağa hoş gelmiştir. Çoğu kez dile getirdiğimizle anlatmak istediğimiz aynı olmayabilir. Sadece iyi niyetimizin bizi kötülük yapmaktan alıkoyamayacağı gibi... Örneğin “toplu konut” kavramı ile yapılan şeyler arasında olduğu gibi... Kısaca daha nice nice yapılaşma bozukluluklarında olduğu gibi... Artık iyiden iyiye “üretim ilişkileri ve ona bağlı tüketim ilişkileri nesnesi” olmak dışında bir olasılığın sunulmadığı günümüzün “ranza kentlerinde, insani ilişkilerinden arındırılmış balık istifi nesne bireyler olarak” bir gün kendimize, “burada ne aradığımızı sormaya ve bunun da yanıtını aramaya başladığımızda”, hemen her gün, sabah ve akşam kapımızın önüne koyduğumuz “çöp poşeti” ile aynı yolu (üstelik asansörü de) kullandığımızı fark edeceğiz... Bu sorunlu insan yerleşimleri biçiminin alternatifi, yeni ortaçağ tarzında, insani ilişkilerden/hukuktan mahrum/izole edilmiş ve uç bir örneği olarak rezidans tarzı yapılanmalar olamaz. Ancak olsa olsa bu; başka bir deformasyonun başlangıcı olabilir. ... “İnsani ilişkiler”in yeniden “üretim ilişkileri”nin ön koşulu olarak mimarlar tarafından yaşama ya da buradaki deyişle mimariye kazandırılmasıyla kendine mekân bulabilecek olan sosyal empati; bize kendimizi ve mesleğimizi yeniden kazandıracaktır. Düşünmek, yeniden düşünmek gerek... (Yazının yayınlandığı yer ve tarihi: Mimarist Dergisi, Eylül 2005, Sayı:17 ) ...
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
|
#4 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
Paralel konular...
"İnsanlar İçin Tasarla"
http://www.arkitera.com/news.php?act...wsItem&ID=6781 Tarih: 23 Ocak 2006 Yazan: Şevin Yıldız - Arkitera.com, Cameron Sinclair - AFH Görsel: architectureforhumanity.org Mimarlık hem eğitim sürecinde hem de pratiğinde sosyal sorumluluğundan arındırılmaya başlayan mesleklerden biridir. Ne yazık ki böyle bir bilincin zaten kendi mesleklerinin kapsamında bile olduğunun farkına varmayan genç mimarlar, profesyonel yaşamda da bu sorumluluğu hissetmezler. Mimarlıkta etik sorumluluğun sadece belli standartlarda ve finansal olanaklar çerçevesinde “doğru” olan tasarım kriterlerine göre tasarım yapmak olduğu düşünülür. En iyi, dayanıklı, ISO’larla belgelenmiş malzemelerle, mimarı anlayan, sorun çıkarmayan, gerekli finansmanı sağlayabilen müşterilere tasarım yapmanın ideal ortam koşulları olduğuna inanan ve bunu özlemle bekleyip, yokluğundan şikayet eden mimarlar, sosyal sorumluluğun bunun çok ötesinde olduğunu görmezler. Yerine göre yetersiz, elde olan malzemelerle, hayattan en büyük beklentisinin temel barınma veya okula gitme ihtiyacı olan kullanıcıya hitaben çözümler üretmenin veya proje yapmanın gerçekten önemli bir başarı olduğunun da farkına varmazlar. Mimarlık eğitiminin bugünkü yapısı nedeniyle bu sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada varolan bir sorundur. Bu bilinçle ters orantılı biçimde artan sosyal, doğal, ekonomik felaketler bütün bunların yeniden düşünülmesi ve sorgulanması gerektiğini bizlere hatırlatıyor. İsrail ve Filistin arasına yapılan duvardan, tsunami veya deprem sonrası yerle bir olmuş kentlere kadar, bu problemlerin hepsi mimarları ilgilendirmektedir, ilgilendirmelidir. Şüphesiz dünyada tasarıma dair değişen şeyler de var ve herşey sadece kötü gitmiyor,. Rural Studio gibi gerçek hayat tecrübesine dayanan eğitim yöntemleri, sınır tanımayan mimarlar veya insanlık için mimarlık diyen organizasyonlar gibi. Bu insanların ne yaptığını bilmekle bile, mimar mesleki sorumluluk adına bir adım atılmış oluyor. Architecture For Humanity (İnsanlık için Mimarlık) Bu sene İngiltere’deki Design Museum tarafından verilen “Yılın YAZININ DEVAMI: http://www.arkitera.com/news.php?act...wsItem&ID=6781
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
#5 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
Sizce bu uyarıyı önce kimler duymalı ve tedbir almalı?
Geçtiğimiz Pazar ve Pazartesi (22-23 Ocak 2006) günleri her iki gazetede aynı soruna dikkat çekilmiş.
Ciddi bir S.O.S. Herkes kendince bir ders çıkarabilir, ama... Sizce bu uyarıyı önce kimler duymalı ve tedbir almalı?
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
#6 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
"Dogal Afetler, Mimarlar icin Yeniden Bir Dusunme Firsati mi?"
"Dogal Afetler, Mimarlar icin Yeniden Bir Dusunme Firsati mi?"
Sanayi Devrimi’nin ardindan ortaya cikan yeni sinif icin tasarim yapmanin gerekliliginin farkina varan aydinlarin calismalarindan bu yana henüz bir yuzyil gecmisken, mimarlik kapitalist carklarin icinde bu yeni gorevini çoktan unutmusa benziyor. ***Isverenini secmeye ve “secilmis” isverenine tekrar yönelen mimarlik, sokaktaki adami yeniden yok saymaya basliyor.*** Haberin Devamı http://www.arkitera.com/news.php?act...wsItem&ID=6812 ************************ "Bu yazından dolayı teşekkürler, Pınar Gökbayrak" M.K.
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
#7 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 25-10-2005
Mesaj: 29
|
... Projeyi ortaya koyan Taşyapı’nın genel müdürü, kurduğu model üzerinden İstanbul’u dönüştürme konusundaki niyetinde oldukça ciddi: “Ruhsatlı ya da ruhsatsız bütün gecekonduların yıkılması lazım. Yerlerinde ise böyle projelere yer açılması lazım.” Bu proje ile İstanbul’a ‘Amerika’dan bir köşe’ bağışlayanlar, şehir halkının sadece yüzde 5’inin ödeyebileceği bu konutların, gecekondulaşmaya alternatif olacağını da söylüyor.
bu kime inandırıcı geliyor acaba, gecekonduları boşaltıp yerine koymayı düşündüğü şey mashattan türü, kapitale dayalı projeler yani çözüm olarak sunduğu şey çözümsüzlüğün ta kendisi, bütün şehrin getto olduğunu düşünsenize... kapalı toplum... Diyelim ki başardı ve gecekondu sahiplerini çıkardı, ilk aşamada olacak şey o yapılar bitmeden çevresinde yeni gecekondu alanlarının ortaya çıkması, çünkü gecekondu sahiplerinin bu alanlardan konut alamayacağı açık.. Kentsel tasarım ve gelişim projeleri yapılırken acaba neden amaç olarak ortaya konulan, var olan mevcut toplum değilde, yapı oluyor. Yani yeni üretilen çevreler, ekonomik durumu iyi duruma gelmiş ve zaten yapılı çevrede yerleşmiş toplum kesimi için bir alternatif, İstanbul ve Türkiye için kesinlikle çözüm değil. "...şehrin geri kalanını "öteki" haline getirecek bir yapılanma anlayışı... |
|
|
|
|
|
#8 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
Toplum olarak hepbirlikte aynı anakronizmi yaşıyoruz.
Toplum olarak hepbirlikte aynı anakronizmi yaşıyoruz.
Zaman, yer ve anlam kayması olarak kullandım anakronizm kelimesini... "Tam zamanında, tam yerinde ve tam anlamıyla bir türlü buluşamamak..." Esas sorunumuz gibi duruyor. Demokrasi kelimesini hukuk kültürü içeriğinden yoksun olarak ele aldığımızdan bunlar başımıza geliyor. Çok kestirmeden, yani slogan haliyle durum bu. Hukuk kültürümüzün *hödük kültürü ile kaşla göz arasında sürekli yer değiştirdiğini dahası hiç değiştirmediği sorununu tek tek herbirimizin bir KİŞİLİKLİ KİMLİK SORUNU haline getirip ama geçiştirmeden çözmemiz, yani yüzleşmemiz gerek... (*) Bugün çıkan haberler ne kadar doğru yakında anlarız ama bir bakanın kaçak villası için imar planı değişikliği yapılmış olması(ki sadece bugünkü iktidarın değil, öncekilerin de zihniyet eşitliğinden dolayı bu anlamda sabıkaları var...)nı bu hödük kültürü için bir örnek olarak vermek istiyorum. Neyse, konuyu saptırmak istemiyorum... Ama bir belge bana ulaştı çooook dolaylı da olsa sanırım en iyi buraya gider. Aşağıdaki çeviriyi yapan arkadaşım adımı koymasan iyi olur dedi, öyle yaptım. ********************** LIEGE KARARLARI http://www.agcs-gats-liege2005.net/d...olution_FR.pdf versiyon 3-09/11/2005 GATS karşısında Kamu Servislerinin Geliştirilmesi için Avrupa Yerel Belde Yönetimlerinin (kollektivite) Konvansiyonu Aşağıdaki Olguları Açığa Çıkarır ve kamu oyunun bilgisine sunar : -DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü) tarafından ortaya sürülen sınırsız serbestleşmenin nihai olarak tüm servislerin rekabet temelinde sunulması sonucunu getireceğini; -DTÖ’nün kararlarını, bütün uluslararası, ulusal, ve yerel hukuk düzeni üzerinde geriye dönüşsüz biçimde empoze etme gayret ve niyetini; -Avrupa Birliğinin servisler ile ilgili direktiflerinin ve özellikle bu arada Bolkestein tasarı direktifinin kamusal sektörlerin özellikle yerel kamusal servislerin özelleştirilmesi sürecini genelleştirmeye yönelik olmasını; -Kamu servislerini yok etmeye yönelik hükümet politikalarını; Aşağıdaki Gelişmeleri Reddettiğini Açıklar: -Yaşamsal nitelikteki temel mal (ve hizmetlere) ulaşılabilirliğin tümü ile spekülatif karakterdeki pazar ekonomisinin alanına terk edilmesini; -Kamusal politikaların liberal nitelikteki normalizasyonu (liberalleşmesi) neticesinde sosyal eşitsizliklerin artması, çalışanların serbest piyasa koşullarının rekabetçi ortamına terk edilmeleri, bölgelerarası eşitsizliklerin artması, dünya ölçeğinde dengesizliklerin ortaya çıkması; -Yerel Belde Yönetimlerinin DTÖ’nün vesayeti altına sokulması, böylelikle yerel yönetimlerin yönetimsel özgürlüğünün ve en genelde demokrasinin zaafa uğratılması; Aşağıdaki Hususları Hatırlatır: -İnsan haklarının etkin bir biçimde uygulanmasının, yönetim ve finansman mekanizmaları kamusal ve dayanışmacı bir mantık çerçevesinde kurgulanmış sosyal koruma düzeneklerinin varlığına bağlı olduğunu; -Halkın temel gereksinmelerini kamu servisleri aracılığı ile karşılayarak kamusal çıkarları geçerli kılmanın kamu otoritelerinin temel görevi olduğunu; -Kamu servislerinin (tam ve eksiksiz yerine getirilmesinin.. rg) yerelden dünya ölçeğine varıncaya kadar, dengeli, toplumsal ve demokratik haklara saygılı bir beşeri kalkınmanın olmazsa olmaz koşulu olduğunu, yurttaşlığın temel öğelerinden birini oluşturduğunu; -Kamu servislerinin akıbetinin başlı başına toplumsal bir sorun olduğunu; Biz kadın erkek yurttaşlar; -Kendilerini “GATS” harici alan (bölge) ilan etmiş, on milyonlarca yurttaşı temsil eden ve değişik Avrupa ülkelerinden gelen kadınlı erkekli seçilmişler; -Yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde sorumluluk yüklenmiş sendikacılar; -Yaşanabilir bir dünyada, yaşanabilir bir toplum düzeni için mücadele yürüten yurttaş örgütlerinin militanları; Aşağıdaki taleplerde bulunuyoruz: -DTÖ bünyesi içerisinde yürütülen GATS müzakerelerinin durdurulması; -Avrupa Birliği adına seçilmiş olan müzakerecinin yetkisinin dönüştürülerek ve denetime tabi kılınması; -GATS müzakere sürecinden hayati sektörlerin (su, sağlık, eğitim, enerji, ulaşım, sosyal koruma, kültür v.s.) nihai olarak çıkartılması; -Şu ana kadar yürürlüğe girmiş bulunan liberalizasyon düzenlemelerinin yeni baştan değerlendirilmeye tabi tutulması; -IMF, Dünya Bankası, Avrupa Bankası (BEI) tarafından “yardımları” kamu mallarının liberalizasyonu koşuluna tabi tutan uygulamalarının yasaklanması; -Avrupa Birliği Bolkenstein (SIM) direktifinin geri alınması; aynı biçimde kamu servislerine yapılan müdahalelerle ile ilişkin tüm direktiflerin (kamu taşımacılığı v.s.) geri alınması; -Avrupa Komisyonuna “Rekabet politikaları” alanında tanınmış aşırı yetkilerin yeni baştan gözden geçirilmesi; -Tüm kamu servislerinin statüsünün Avrupa ve Dünya hukukundaki yerlerini yeniden alması; -Kamu mal ve hizmetlerinin rekabetçi ortamdan arındırılarak birbirleri ile işbirliği ilkesi içerisinde mütalaa edilmesi; -Tasarruf ve kredi alanında kamusal enstrümanların hayata geçirilmesi; -Yerel kamusal mal, hizmet ve servislerinin finansmanı sağlayabilmek amacı ile zenginliklerin (kaynakların) mali tahsisinin yeni baştan düzenlenmesi; GATS ve DTÖ konusundaki girişimlerimiz alanında kendimizi; -Söz konusu talepleri, Hong Kong’da 13 – 18 Kasım 2005 tarihleri arasında yer alacak DTÖ zirvesi arifesinde, DTÖ, Hükümet otoriteleri, Avrupa otoriteleri nezdinde ifade etmeye; -Her kademedeki (yerel ve parlamento kademelerindeki) seçilmişleri tavır almaya çağırmaya; -Avrupa içerisindeki sakinleri (yurttaşları), sendikaları, ve dernekleri bu alandaki taleplerimizle birlikte davranmaya söz konusu amaçlar etrafında birleşmeye; -Kamu mal ve servislerinin tahrip edilmelerine yönelik her türlü girişime karşı kamuoyunu bilgilendirmek, uyanık tutmak ve söz konusu girişimlere direnmek amacı ile her türlü inisyatifi destekleme ve örgütlemeye; Angaje ediyoruz. Bu amaçla; -Konvansiyonumuz, özel yönetime alternatif çözümleri incelemeyi, geliştirmeyi; -Bu konvansiyonda ifade edilen talepleri yaşama geçirmek için başkaları ile paylaşmak için her türlü fırsatı değerlendirmeyi (yerel, ulusal, Avrupa ölçeğinde, dünya ölçeğinde sosyal forumlar, kollektivite (yerel yönetim) birlikleri, seçilmişlerden oluşan girişimler, sendikal eylemler). -Konvansiyon her türlü “network” ağlara, (yurttaş,sendika, yerel seçilmişler) yerel ve global ölçekteki tehditlere karşı etkin karşı duruşlar ve alternatifler üretmek üzere kamusal (mal, hizmet) ve servisleri koruyarak geliştirmek amacıyla birlikte çalışmayı önerir. Liège, 22- 23 Ekim 2005 *********************
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
#9 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 25-10-2005
Mesaj: 29
|
disütopya
Korkulan kentten kasıt sanırım bu "disütopya" kavramı.
İyi niyetle bir sistem öneriliyor bütün insanların mutlu yaşadığı bir ortam çiziliyor. Ancak sonunda ütopya olarak sunulan şey bir süre sonra sahip olduğu şeyleri kölesi haline getiriyor. Tıpkı Jack London'ın sistemin dişlileri arasında ezilmiş Martin Eden'i gibi veya George Orwell'ın "Hayvan Çiftliği" veya "1984" ütopyasında veya daha yeni disütopya "Matrix" ile ortaya konulmaya çalışılan şeyler gibi... bu tip projelerin yalıtılmış alanlar önererek kentliler arasında sınıf farkları gözeterek oluşturduğu kaleler, de bu tür bir disütopya, yani korunmuş alanlar bir yandan dışarıda kalanın üzerine çıkarak onu ezmesi sonucu, dışarıda ki suç oranını artırırken bir yandan da sahip olduğu kişileri kendine köle yapması, kalelerin modern hapishaneler haline gelmesine yolaçıyor. Bu yaklaşımların herhalde en somut gözlenebileceği yer son zamanlarda Fransa da meydana gelen olaylar... Fransa da ki bu olaylar, oradaki etnik yalıtılmışlığın sonucu idi. Hatta bu olayların büyüyüp Avrupayı sarmasından bile korkuldu... Türkiyede ki durum da aslında çok farklı değil, yalıtılmış ve temeli bir çok nedene dayanan bölgelerde çok fazla ve artmaya da devam ediyor. Üstelik Türkiye'de sanırım durum daha karmaşık, din, etnik kimlik, mezhep, siyasal görüş, sınıf farkları, gibi temellere dayalı tek tip insan merkezleri olan kurtarılmış bölgeler oluşturuluyor. Hatta bunların ikisini veya daha fazlasını kesişim kümesinde bulunan kişiler de yine buna göre alınıyor ve mesela aynı özelliğe sahipte olsa yalnız birine sahip olan tehdit olarak algılanabiliyor... Amerikan kent merkezleri sermayenin elinde bulunan yalıtılmış kapitalist, hızlı yükselen ve pazarlaması da iyi yapılan yerler. Bu yüzden amerika deyince hiç görmemiş olsanız bile kafanızda hatta şehir ismine göre bile çağrışımlar yapabiliyorsunuz. Kentin yalıtılmış küçük ama yüksek kapital merkezinde kalan alanlar dışıda ise genel de düşük gelir grupları barınıyor. Buralarda bir süre sonra kendi yalıtımını oluşturup, zenci mahallesi, çin mahallesi, hispanik mahallesi oluyorlar. Tabii bu mahallelere kendi yalıtılmışlıklarını korumak içinde yapması gereken kendi çetelerini veya mafyalarını oluşturmak düşüyor. Yani şehir merkezleri "pis zencilere kalsın" üstün beyaz ırk ise amerikan rüyasının bir parçası olarak her evin bir bahçesinin olduğu iki arabası ve 2-3 çocuğu ile birlikte kendisi gibi avrupa kökenli beyazlarla yaşasın.... Kimbilir belki Türkiye de ki düşünce tarzı da farklı değildir, şehrin geri kalanının, belki de pis bilmem kimlerin olsundur.... En son okyc tarafından düzenlendi : 28-01-2006 02:23. |
|
|
|
|
|
#10 |
|
Forum Üyesi
Kayıt Tarihi: 12-08-2001
Mesaj: 33
|
gecekonduları kendileri yıkamıyorlar, bu yuzden arsaları inşaatçılara veya mafyaya satıyorlar, onlar başka yollarla orayı temizleyip site yapıyorlar. şu durumda özel güvenlikler kime lazım tartışılır
![]() |
|
|
|
|
|
#11 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
Sonuç olarak bu yol...
Sonuç olarak bu yol, bizi topyekün olarak iyi bir yere götürmeyecek.
Öte yandan bu sürecin en belirgin "aracı" olarak "işgören" mimarlık, sonuçta olup biteceklerden 1999 depreminde olduğu gibi kendini sıyıramayacak... Bu konuda "derkenar" bile olsa bir belge ortaya koymak gerekiyor. Dahası, yukarıya ekledigim LIEGE KARARLARI benzeri, en geniş zemini kapsayan ortak bir manifestonun üretilmesi ve tekrar kamuoyuna ulaşması gerekiyor.
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
#12 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
İmar bağlamında cehalet ve ahlak
Yazının kaynağı:
http://www.arkitera.com/news.php?act...wsItem&ID=6849 **************** İmar bağlamında cehalet ve ahlak Tarih: 30 Ocak 2006 Kaynak: Cumhuriyet Yazan: Doğan Kuban ''Bilginlerin'' dalkavukluğu, toplumu harap ediyor. Kendi cehaletinden haberdar olmayan için ahlaksızlık, sadece, bahçesinden elma çalan ile karısına yan bakandır. Türk toplumu dumanlı bir ahlak ortamında yaşıyor. Tanıdık yüzler bu dumanda bir görünüyor, bir kayboluyor. Günlük söylemde ve medyada ahlak sözcüğü büyük bir yer tutuyor, ama tanımı kaypak. Kendine çıkar sağlamak için başkasına ve topluma zarar veren her eylem ahlaksızlıktır. Cehalet de ahlaksızlığın en önemli kapısı. Bu sadece okumamışın cehaleti değildir. Uzman olduğunu söylediği alanın cahili olan çok kişi var. Bunlar zararın yaygınlaşmasını idrak edecek bilgiye sahip olmadıkları zaman, sorumluluk alanlarının genişliğine göre, başkalarına ve topluma zarar veriyorlar. Cahil halkın ahlaksızlığı Halk kültürü ahlaksızlığı sadece iki kategriye indirgemiştir: Kadın - erkek ilişkileri bağlamında ahlaksızlık, çalmak bağlamında ahlaksızlık. Cahil insan topluma zarar veren bir eylemi ahlaksızlık kategorisine sokmuyor. İnsan ilişkilerini karmaşık bir sistem olarak görecek bir bilgi düzeyine erişmemiş cahil, kişiye doğrudan zarar vermedikçe, dolaylı ahlaksızlığı algılamıyor. Toplumu soymakta yolunu bulan bir zekidir, açıkgözdür. Ama ahlaksız değildir. Bu toplumsal değerlendirme yaşamın her bölümünde geçerli. Bunu Türkiye'nin imarı, bağlamında irdelemek aydınlatıcı oluyor. Çünkü yapılaşma, yüzyılların ihmal ettiği bu ülkede temel ekonomik etkinliktir. Emeğin ve paramızın büyük bölümünü yapıya harcıyoruz. Ayrıntılarda olduğu kadar üst düzey planlama etkinliklerinde de bu gevşek ahlak kavramının topluma zarar veren örnekleriyle karşılaşıyoruz. Örneğin, kaldırımlara otomobillerin park yapmasını engelleyecek dökme demirden baba'lar dikiliyor. Geçimini yol kenarına çekilen özel arabalardan kazanan birileri, bazen bu babaları söküyorlar. Bu işi hoyratça kazmalarla kaldırımı da tahrip ederek yapan da var. İstanbul'da her gün binlercesi yapılan ve bir ekmek parası sorunu olarak da yorumlanabilen bu davranışlar topluma ve insanlara zarar veren ahlaksızlıklardır. Bu serseri ahlaksızlık menfaat karşılığı bir düzen bozmadır. Benzer davranışlar her yapı ve inşaatı bir kamusal zarar mekanizmasına çeviriyor. Boğaziçi'nde bir koruda iki tarafı tel örgülü bir yola kaldırım yapılıyor. Kaldırım döşenirken özel kişinin diktiği tel örgüler sökülüp, tel örgü direkleri yıkılıyor. Müteahhit kaldırımını bitirip, yıktığı tel örgüyü de öyle bırakıyor. Bu müteahhiti kontrol eden yoktur. Varsa bile yolun iki tarafındaki kişi malına zarar verilmesine ses çıkarmıyor. Yaparken bozmak Beyoğluna yağmur ve çamura ve insanlara verilen rahatsızlıklara bakmadan yeni kaldırımlar döşendi. Fakat planlı yapılmadığı ve Beyoğlu her başkan döneminde bir kaç kez kazıldığı için hiç bir dükkân yola planlı olarak bağlanmadı. Burada kaldırım ustaları, yeni çirkinlik gösterileri 'emprovize' ettiler. Kaldırımlar geceyarıları yağmur altında yapıldığı için demir menfez kapakları kaldırım seviyesinde olmadı. Yeni yapılan granit döşeme bir iki gün içinde kırılıp ve bel verdi. Kuşkusuz bu döşemedeki uyarlama ustalıkları da ilerde bazı yaşlıların kalçalarının kırılmasına yardımcı olacaktır. Bir şey yaparken başka bir şeyi bozmak ya da başkasına zarar vermek Türkiye'deki inşaatların doğasında vardır. Ahlaksızlık sayılmayan bu tür işlerin zararları giderek katlanır. Buraya otopark yapmak için ahşap eski konutları yakan gerçek suçları katmıyoruz. Ne var ki otoparklar çalışmaya devam ediyor. Yasaları çiğnemek Birisi, imar hakları sınırlarını, herkesin gözü önünde, bir kaç kat aşarak bütün yönetmelik, yasa ve kurallara aykırı bir inşaat yapıyor. En ufak boya tadiline bile yetişip inşaatları durduran sorumlular bu sefer ortada yoktur. Sonra nasıl bir mekanizma çalıştıysa, inşaat durduruluyor. Yıllarca herkesin gözü önünde yükselen yapı yıkılıyor. Ve betonarme harabe, bir otopark olarak hizmet vererek, savaştan çıkmış bir görüntüyle İstanbul'un merkezinde yaşamını sürdürüyor. Başka birisi Boğaz'ın yeşil tepelerine Cihangir apartmanları gibi üstüste yığılan apartmanlar dikme izni almıştır. Büyük bir yeni mahalle hiç bir kural ve yasaya uymadan oluşur. Uygarlıkla, yasalarla ilgisi olmayan böyle görüntüler bize özgüdür. Giderek büyüyen bu urlar İstanbul'u çopur bir yüze çevirmiştir. Ve bu vurdumduymazlık toplumu çürüten bir boyut kazanmıştır. Ulaşım budalaları İmar bağlamında Türkiye'nin canını yakan, insanları stres içinde yaşatan en karakteristik olgu İstanbul'un ulaşımıdır. Toplum ulaşım budalasıdır. Vapurla yirmi dakikada gittiği Kadıköy'e arabayla ve otobüsle bir saatte gider. Beş dakikada varabileceği Üsküdar'a kırk dakikada gider. Günde bir buçuk ile iki saat yolda kaybettiği için bunun İstanbul'a maliyeti yılda 10-20 milyar doları bulur. İstanbul için gerekli metro ikiyüz kilometre ise yirmi yılda 20 kilometre yapılabilmiştir. Buna karşın köprüler planlanır, kenti her yanından saran deniz ulaşım programına bir türlü girmez. Yeni para tuzakları olan köprüler için sözde bilimsel nedenler yaratır. Otomobil satıcıları da çok memnun kalırlar. Bunların ahlaksızlıkla değil açıkgözlükle ilgisi vardır. İmar bağlamında en büyük belirsizlik kentsel planlama sürecindedir. İstanbul büyüklüğünde bir kenti planlayacak kültür birikimi, örgütlenme ve disiplin Türkiye'de gerçekleşememiştir. Bazen profesyonel etik de, düz çizgili yaşamsal faydacılığın baskısıyla, sınınlarını doğru tanımlayamıyor. İstanbul Belediyesi büyük bir iyi niyet gösterisiyle, yüzlerce mimar ve şehirciyi bir hangarda toplamış, işsiz mimarlara bir proje şöleni vermektedir. İstanbul planlamasına olumlu bir katkıda bulunmak için belediyenin çağrılarına yanıt veren öğretim üyeleri, mimarlar, şehirciler bu tasırım şölenine katılıyorlar. Dışarıdan bakılınca yüzde 60'ı kaçak yapılaşmış, plansız büyümüş bir kentte girişilen bu planlama eylemi karaciğeri, böbrekleri, kalbi, kan dolaşımı iflas etmiş tıknefes bir hastaya estetik ameliyat yapmaya benziyor. Bir şey sorgulanmıyor. İstanbul gibi bir kent planlaması, uzun süreli bir örgütlenme gerektirmez mi? İnsanları toplayıp bir kaç yıl çalıştırınca, çay ya da pamuk toplar gibi gerçekleşecek bir İstanbul planlaması olabilir mi? Bu garip şölende oniki milyonluk kentin planları bir, iki yılda hazırlanacaktır. Senede on büyük projeyi gerçekleştirme potansiyeli olmayan bir belediyenin yüzlerce uzmanın bir iki yılda hazırlayacağı yüzlerce kentsel tasarım projesini ne yapacağı, ister istemez insanı düşündürüyor. Böyle bir etkinliğin İstanbul metropolisi'nin büyümesinin uzun vadeli ekonomik, sosyal, kültrel ve politik temellerinin analizine dayandığını düşünmek için fazla saf olmak gerekir. Bu daha çok, anlaşılması zor, bir politik gösteri havası taşıyor. Bu anti-sosyolojik ve bilim dışı doğaçlama örgütten bir İstanbul planı beklemek ancak Binbir Gece Masalları'nda yaşayanlar için mümkün olabilir. Bu noktada meslek etiğinin dumanlı bir yorumu var. Gerçi çalışmalara katılanların ahlaklarından şüphe etmiyorum. Bir çoğunu kişisel olarak tanıyorum. Ama bu hassas arakesitte daha incelmiş kültürel irdelemelere gereksinimiz var. Kırsal toplum kültürünün ahlak bağlamındaki dumanlı yargıları aydın insanların yargıları da kanımca etkiliyor. Burada olgunun doğasını sorgulamayan büyük bir uzman grubunun, İstanbul planlaması gibi düğümlenmiş bir soruna sadece bir iş olarak bakması gibi tartışılacak bir sorun var. Türkiye'nin diğer belediye başkanları da bu yöntemi kullanırlarsa, bütün ömürlerinde belki bir kaç bina yapmış 35000 mimara iş bulunmuş, Türkiye'nin bütün imar planları da bu emsalsiz yöntemle tamamlanmış, geleceğin Türkiyesinin temeli atılmış olacaktır. Kuşkusuz bu çalışmalar evesinde pek çok açıkgöz de sıraya girmiştir. Söylemeye çalıştığım da budur. Herkes ahlaksız değildir, fakat ahlak kavramı çok dar bir alana sıkıştırılmıştır. Cehalet de ayıp değildir. Türkiye'de ahlaksızlık başka toplumlardan fazla değildir. Bunun için İtalya ya da Rusya'ya bakmak yetişir. Türk insanı için ahlaksız sadece komşunun bahçesinden elma çalan ile, karısına yan bakandır. Bulanık suda balık avlayan ve ayrık otu gibi büyüyen ve bazan toplumu soyduğu savlananlar sadece açıkgözlerdir. Ondokuzuncu yüzyılın sonunda Emile Durkheim "Profesyonel Etik ve Sivil Ahlak" adlı kitabında "Ahlaki disiplin olmazsa toplumsal bir işlev gerçekleşemez. O zaman sadece kişisel açlıklar söz konusu olur ve bunlar sınırsız ve doyurulamaz oldukları için, onları kontrol edecek bir şey olmazsa, onlar kendillerini kontrol edemezler"* demiş. Bugün için de geçerli görünüyor. (* Bu kitap ilk kez İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nce yayımlanmıştır. Bu pragrafı Daniel Bell'in "The Coming of Post-Industrial Society'(1973) adlı kitabından aktardım.)
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
#13 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
"İstanbul'da New York düşleri"
Gözümden kaçan bu yazıyı bir arkadaşım hatırlattı.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=175718 15 Ocak 2006'da yayımlanmış... ************************ İstanbul'da New York düşleri Gündüz Vassaf ABD'de geliştirilen, dünya çapında uygulanan bir zekâ testinde, şehirlerde toprağın niçin kıymetli olduğu sorulur. Doğru cevap kapitalizmin mantığının icabı arz-talep kanununun ifadesidir. Birbirlerine ulaşılmaz köylerde binlerce yıl yaşayan türümüz giderek gökdelenlerde birbiri üstüne yaşıyor. Rus şairi Mayakovski New York'a 1925'te geldiğinde bu binalardaki asansörlerden etkilenmiş, "Her katta duran düzinelerce asansör, ayrıca ekspres asansörler var, önce 17., sonra 20., sonra da 30. katta duran. Aynı binada iki ayrı kata, 7 ve 24'e gitmeniz gerekiyorsa önce her katta durana binip 7'de iniyor, işiniz bittikten sonra 24'e kadar durmayacak olan ekspres asansöre binip altı dakika kazanmış oluyorsunuz. Özel saatler, asansörün kaçıncı katta olduğunu, kırmızı, beyaz ışıklar yönünü gösteriyor." Nâzım Hikmet'in Moskova'da gençlik yıllarında 'trrrrrum, trrrrrum, trrrrrum, tiki tak, makinalaşmak istiyorum' şiirinde etkisi olan Mayakovski, modernliğin uç göstergesi New York'a hayrandır. Sosyalizmin kapitalizme üstünlüğünü kanıtlamak iddiasında olan Stalin de, Amerikan zekâ testlerinin mantığının tersini ispat etmek istercesine, New York'la yarışa tutuşur. Özel mülkiyetin, arz-talebin olmadığı, sosyalizmin beşiği Moskova'da, gökdelen inşasına başlanır. Biri Moskova Üniversitesi olmak üzere dört bina yapılır. Stalin öldüğünde, inşaatına yeni başlanmış beşinci gökdelenin temeli yüzme havuzuna dönüştürülür. Ama sosyalist ülkelerde insanların kat kat üstüne, tıkış tıkış, kutu kutu dairelerde yaşamaları sürer. İsviçreli mimar LeCorbusier, özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'da konut darlığından ötürü, 20. yüzyıl insanının devasa sitelerde, blok apartmanlarda yaşamaya sevk edilmesinin öncüsü olarak bilinir. "İdeal ev, içinde yaşanan makinedir" diyen Corbusier, standardizasyon ve sanayileşmeyi mimariye yansıtmasıyla ünlü. O da New York'a ilk gittiğinde gökdelenleri umduğu kadar yüksek bulmadığından yakınmış. Marsilya'da yaptığı en ünlü projelerinden biri 'Unite d'Habitation' adlı 1600 kişinin 337 dairede oturduğu bina öyle tasarlanmış ki, yaşamın gereklerini sokağa çıkmadan bu yekpare çimento canavarında gidermek mümkündü. Binanın bir koridoru, dükkânların olduğu, alışverişinizi yapabileceğiniz cadde olarak düşünülmüş. Dam, kocaman bir bahçe. Her ne kadar Le Corbusier kimi mimarlık öğrencileriyle toplu konut meraklısı devletlerin kahramanıysa da, halk arasında Fransa'da bu projesine verilen isim 'La Maison du Fada' (Deliler Evi). Ümitle uygulanan, büyük yatırımlar gerektiren, ayaklarımızı yerden kesen toplu konut projeleri sonuçta birer hilkat garibesine dönüştü. İnsanlar birbirlerine, çevrelerine yabancılaştı, gençler çeteleşti. Her tür cürümün baş gösterdiği bu mekânların birçok ülkede yıkılmasına gidildi. İngiltere'de uygulanan bu tip projeleri Prens Charles Nazilerin II. Dünya Savaşı'nda Londra'yı yerle bir etmesinden daha zararlı görüyor. Sıra şimdi Türkiye'nin yeniden tekerleği keşfetmesinde. Başka ülkeler kurtuluşu ancak bu tür binaları yıkmakta bulurken, biz, gecekondudan kurtuluş tekerlemesiyle, insanları yığdığımız sitelerde onları modern yaşama kavuşturma adı altında, nice toplumsal şiddete gebe bir yıkıma gidiyoruz. New York'ta yeni kurulan bir şirketin adı 'Bio-recovery Corporation' bu tip binalarda intihardan, silahlı saldırıdan, yalnızlıktan ölenlerin cesetlerinin neden olduğu pisliği temizlemekte uzmanlaşmışlar.
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
#14 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
"İnsan adacıkları"
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.p...2&haberno=5534
İnsan adacıkları İstanbul'daki üst orta sınıfı hedefleyen, şehir içindeki yeni yaşam alanları, 'güvenlik' bahanesiyle şehirden kaçışı mümkün kılıyor. Lüks sitelere kapanma, sosyal statüyü belli etme isteğiyle de alakalı. Batı'da, özellikle Amerika'da güvenlik ve eve dönüş/kişisel mekânlara kapanma yönelimi nedeniyle, bizde ise daha çok statü göstergesi olarak, yüksek güvenlikli ve lüks konutlardan oluşan sitelerde yaşama trendi giderek yükseliyor 05/02/2006 ERMAN ATA UNCU Gazete ve televizyonlarda site reklamlarındaki artış, sinemadan tanıdık Amerikan banliyö yaşamını akla getiriyor. Özellikle İstanbul'daki üst orta sınıfı hedefleyen bu yeni yaşam alanları, şehre yakınlıklarıyla övünseler de 'güvenlik' bahanesiyle şehirden kaçışı da mümkün kılıyor. Güvenlik elemanlarıyla, çepeçevre duvarlarıyla şehirden ayrılan, kendi kendine yettiği iddia edilen bu yeni yaşam alanları, yine yükselişteki dekorasyon merakıyla beraber içe kapanışın mı habercisi? 'Dışlayıcı bir kavram olarak mahalle' ve 'Kentsel Ayrı(şı)m: İstanbul'daki Yeni Yerleşimler ve Kemer Country Örneği' başlıklı çalışmalarında yeni kent kimliğini inceleyen, Boğaziçi Üniversitesi'nden Yrd. Doç. Dr. Ayfer Bartu Candan'a göre içe kapanış, güvenlikten çok sosyal statüyü belli etme isteğiyle alakalı. Ama tabii aynı zamanda kent yaşamında bir dönüşümün de habercisi. Dekorasyon dergilerindeki ya da televizyondaki dekorasyon programlarındaki artış, eve geri dönüş, kişisel mekânlara kapanma olarak yorumlanabilir mi? O noktada soruyu biraz değiştirmek gerektiğini düşünüyorum doğrusu. Eve geri dönüşten ziyade 80'lerden itibaren yeniden şekillenen tüketim biçimleri, mekân ve sınıf ilişkisine bakmak gerekiyor bence. Bu biraz yumurta tavuk meselesi. Dekorasyon dergileri, televizyondaki bu programlar birtakım kimliklerin ortaya çıkmasında ve dönüştürülmesine yol açan, yani böyle bir talebi yaratan şeyler. Şehir coğrafyasında özellikle 80'lerden sonra yaşanan bir dönüşüm söz konusu. Sermayenin, çeşitli tüketim mallarının, imajlarının yoğunlaşmış bir küresel dolaşım faaliyeti var. Türkiye'de de İstanbul, 80'lerden sonra bunun odak noktası haline geliyor. Aslında her dönemde belli sosyal sınıflar kendilerini diğerlerinden ayrıştırmak için belli tüketim faaliyetlerinde bulunuyorlar. 80'lerden itibaren tüketimde bir çeşitlenme var. Bu dönemde de ev meselesi, üst ve üst orta sınıflarda da evin nasıl dekore edildiği, evle ilgili şeyler de statü sembolü haline gelmeye başlıyor. Bu korunaklı siteleri de öyle görüyorum. Üst orta ve üst sınıf kimliklerinde -bu sonra orta sınıf kimliğinin de bir parçası oluyor- belli bir ev modeli önemli bir statü sembolü haline geliyor. O zaman bunu şehirden kaçış olarak nitelendiremeyiz. Yoo şehirden kaçış var, yani şehirde farklı bir ilişki biçimi kurgulanıyor. Ama bunun için şehrin dışına da çıkması gerekmiyor. Mesela İstanbul'un içinde de -o daha da yeni bir gelişme- böyle korunaklı siteler var. Aynı anlayışta yapılmış olan, yine güvenlikli, her şeyi içinde olan paketlenmiş hayat tarzları satılıyor. Artık fiziksel olarak kaçış, şehrin dışına çıkmayı gerektirmiyor. 1980'lerde biraz daha böyleydi. Fakat artık aynı anlayış şehrin içinde de var. Yani yine daha kapalı mekânlar, daha korunaklı mekânlar ve dışlayıcı mekânlar. Yani burada kaçılan şeyler aslında kendinden farklı olanlar. Burada oturanlarla da konuşulduğunda, ben buradan hiç dışarı çıkmadan bütün ihtiyaçlarımı karşılayabiliyorum diyorlar. Burada hep aynı mekânın içinde siz kendinize benzer insanlarla bir hayat sürüyorsunuz. Önemli şeylerden bir tanesi artık çeşitli eğitim kurumları da bu korunaklı sitelerin içinde. Yani böyle yeni bir nesil yetişiyor burada. Bu üst ve üst orta sınıfın şehirle ilişkisi nasıl? O korunaklı yerlerden çıkınca yine aynı güvenliği arıyorlar mı? Bence yavaş yavaş biraz ona da dönüşüyor. Şehrin içinde de kullanılan belli mekânlar var. Bu korunaklı sitelerin broşürlerine baktığımızda hemen hemen hepsinin arkasında bir harita vardır ve belli mekânlar konur oraya. Havaalanına şu kadar, şu alışveriş merkezine şu kadar dakika uzaklıkta diye... Onlar aslında çok sembolik olarak bu yaşam tarzını da özetliyor. Şehirde aslında karşılaşılmak istenmeyen yerleri bypass eden hayatlar... Bu, şehirdeki kamusal hayatı dönüştürüyor. Bir ayrışma süreci ortaya çıkıyor. Birbiriyle temas etmeyen, farklı yerlerde üreten, tüketen, eğlencesine giden ama hiç birbiriyle karşılaşmayan insan adacıklarından söz ediyoruz artık. Böyle inşa edilen bir korku olduğunu düşünüyorum şehirle kurulan ilişkide. Şehir ve bu korunaklı sitelerin dışarısı, tehlikeli ve suçun olduğu yerler olarak tahayyül ediliyor. San Paolo veya Los Angeles -oraları da bu tip korunaklı sitelerin çok olduğu yerler- suç oranı yüksek yerler. Bu şehirlerde bu korunaklı yerlerde yaşayan insanlar, bu kaçışı daha meşrulaştırıyor. Tamamen istatistiki düzeyde İstanbul'a baktığınızda suç oranı oldukça düşük. Her ne kadar sürekli bu kapkaçtan falan söz edilse bile. İşin hem ironik hem üzücü tarafı bu suç üzerine üretilen bir tehlike ve korku dili var. Korunaklı sitelerin broşürlerine baktığımızda hep bir güvenlik meselesi var. Ama neden bu kadar korunma ihtiyacı var o kadar belli değil. Bu korunaklı siteleri altında sınıfların kendilerini ayrıştırma isteği mi yatıyor? O da var. Bu yeni kimlik, sosyal statü tanımında, ayrışma, izolasyon, korunaklılık bir statü aracı olarak çıkıyor ortaya. Yeni sınıfsal kimliklerde sosyal statü nasıl tanımlanıyor onunla çok ilintili bir şey. Neden korunduğu önemli değil ama kapında güvenlik olması gerekiyor. Statünün bir parçası bu. Teknolojiler bir taraftan baktığınızda birçok şeyi mümkün kılıyor. Ama bu teknolojilerin önemli bir parçası da sosyal statüyle çok ilintili şeyler. Özellikle bu korunaklı sitelerdeki paketlenmiş hayat tarzlarına baktığınız zaman birtakım olmazsa olmaz şeyler var. O sınıfsal kimliğin bir parçası olarak tüketilmesi gereken. Bu teknoloji de aslında bu statü sembollerinin parçası haline gelmiş durumda. Güvenliğiyle, teknolojisiyle o paketin içinde olan şeyler. Dekorasyona yöneliş, insanların kendilerini ifade etmek için bakir bir alan olmasıyla açıklanabilir mi? Bir taraftan hep öyleydi zaten. Ben onu kişisel bir şeyden ziyade daha toplumsal sonuçlar açısından düşünüyorum. Ama şimdi şöyle bir şey var. Üretimin çeşitlenmesi sonucu, yani mesela birkaç çeşit lamba yerine binlerce çeşit lamba var, bütün bu tasarım, dizayn, marka vs. bunların çeşitlenmesi, dünyada da böyle bir trend var. Tüm bunlar evin içine giriyor, evde de çeşitleniyor bu tüketim biçimleri ve bu yine sınıfsal kimliklerin bir parçası haline dönüşüyor, yani neyi tükettiğinle tanımlanıyorsun.
__________________
Metin Karadağ 12390 |
|
|
|
|
|
#15 |
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 20-02-2003
Mesaj: 2.535
|
"Neye niyet neye kısmet"
Aşağıdaki yazı bu adresten alınmıştır. MK
* * * http://www.radikal.com.tr/ek_haber.p...ihi=28/03/2004 Neye niyet neye kısmet Victor Gruen ve Amerika'da idealistçe kalkıştığı ilk mall tasarımı "Southdale" (1954). Bizim ilk gözağrımız, büyük alışveriş merkezimiz ise 1988'de Ataköy'de inşa edilen Galleria idi. Kapitalizmin kalesi, devasa alışveriş merkezi (mall) fikrinin de bir sosyaliste ait olduğunu biliyor muydunuz? 28/03/2004 Akmerkez, Asmerkez, Olivium, Carrefour, Profilo, Capitol, Metrocity, G-Mall, EGS Park, Galleria, Karum, Armada... Alışveriş merkezleri (mall'lar) artık özellikle büyük şehirlerde Türk insanının yaşamına öylesine eklemlendi ki bunlardan ilki olan Galleria'nın bundan sadece 16 yıl önce, 1988'de açıldığı gerçeği tuhaf geliyor. Özal icraatının içinden çıkarak tüketim anlayışımızı kökten değiştiren bu bolluk ve tüketim kültürü mahsullerinin dünyaya gelmesi ise bundan tam 50 yıl öncesine, 1954 yılına rastlıyor. Alışveriş Merkezi'nin 50 yıllık tarihi aynı zamanda Viyanalı Yahudi bir mimar olan Victor Gruen'in sosyalist bir şehir planlaması anlayışıyla yarattığı "mall" konseptinin zaman içinde dönüşüp kapitalizmin baş kalesi halini alarak fikrin mimarını büyük bir düşkırıklığına sürüklemesinin öyküsü. Kendisinden birkaç yıl önce sanatçı olma hayalleri kuran Adolf Hitler'i reddeden Viyana Güzel Sanatlar Fakültesi'nde mimari okuyan Victor Gruen, 1938 yılında, Freud'la aynı hafta Amerika'ya göç etti. Onu havaalanına Nazi subayı kılığına giren tiyatrocu arkadaşları bıraktı. Cebinde sekiz dolar ve bir mimarlık diplomasıyla New York'a vardığında tek kelime İngilizce bilmiyordu ama bir düşü vardı: Bu yeni kıtada insanlarla binaların ilişkisine farklı bir boyut getirmek. İşe Viyanalı bir arkadaşının 5. caddede açtığı deri butiğinin tasarımıyla başladı. Müşteriyi mini bir pasajla içine aldıktan sonra cam vitrinler, sahte mermerler, spot ışıkları ve cam kubbeli tavanıyla cezbeden bu mağaza, özellikle 5. caddedeki yerle aynı seviyede birbirinin aynı mağazalardan çok farklı olmasıyla adeta bir devrim yarattı. Kısa sürede zincir mağazaların tasarımına geçen Gruen'in asıl ideali, hem işadamları hem de tüketici için kârlı olan ve bir toplumsal paylaşım hissi geliştiren birçok mağazanın birarada toplandığı merkezler inşa etmekti. Bu idealini gerçekleştirmenin ilk adımını 1954 yılında Minnesota'nın hemen dışında Edina banliyösünde tasarladığı "Southdale" ile atmış oldu. 20 milyon dolara malolan, içinde iki büyük perakende satış mağazası ve 72 adet dükkan barındıran bu dünyanın ilk mall'unu diğer alışveriş merkezlerinden ayıran en önemli özelliği mimari bir terimle "içedönük" olmasıydı. O güne kadar banliyö alışveriş merkezleri hep "dışadönük" inşa edilirdi. Yani dükkanların kapıları ve vitrinleri otoparka ve kaldırımlara bakar, açık alandaki bu dükkanlar birbirlerine dış geçitlerle bağlanırdı. Oysa Southdale dıştan bir otopark denizinde yüzen kapalı bir beton kutu gibi görünüyordu, dış duvarları bomboştu, bütün aktivite içeride yoğunlaşıyordu. Bütün kompleksi tek bir çatı altında toplayan Gruen iki katlı inşa ettiği merkeze yürüyen merdivenler ve iki katlı bir otopark ekledi. Ortasına da camlı tavanından gökyüzünün göründüğü balık havuzlu, bitkiler ve heykellerle süslü, kafesi olan bir "avlu" kondurdu. Böylece "mall" konsepti Amerikan yaşam tarzına girmiş oldu. Kabusa dönen hayal Victor Gruen aslında bir bina değil bir arketip tasarlamıştı. Southdale'in açılmasını takip eden 50 yılda bu arketip banliyö Amerikası başta olmak üzere dünyanın her yerinde o kadar çok yeniden üretildi ki artık gelişmiş ülkelerin banliyolerinde yaşayan insanlar ortalama ayda iki kere bir Southdale kopyasını ziyaret ediyor. Planlama ve kontrollü bir mimari çevre Gruen için çok önemliydi, sonuçta o bir sosyalistti ve Viyanalı'ydı. 19. yüzyılın ortalarında Viyana'da ortaçağdan beri şehri çevreleyen surlar yıkılmış ve açık bir yuvarlak cadde olan Ringstrasse inşa edilmişti. Mimarlar ve şehir planlamacıları bu cadde için hepsi tarihi olarak uygun dönem mimarisine göre tasarlanmış binalar yarattılar: Belediye binası gotik, tiyatro erken barok, üniversite rönesans, parlamento klasik Yunan tarzındaydı. Amaç biraz da politikti. Avusturya liberal demokrasiye geçecekse Viyana da demokratik bir anlayışla yeniden inşa edilmeliydi. Şehri çevreleyen Ringstrasse her sınıftan Viyanalıların özgürce gezip alışveriş yapabilecekleri bir merkeze dönüştürüldü. Zamanın Viyanalı devrimcileri için sivil yaşamın kalitesi inşa edilmiş çevrenin kalitesiyle yakından ilgiliydi ve Gruen bu prensibin Amerikan banliyölerine de aynı şekilde uygulanabileceğini düşünüyordu. Ona göre billboardlar, moteller, benzin istasyonları, endüstriyel alanlar, tuhaf dükkanlarla dolu Amerikan banliyöleri kaosun bir dışavurumuydu ve insan yaşamlarının düzene girmesinin yolu inşa edilmiş çevreyi yeniden düzenlemekten geçiyordu. Southdale alışveriş merkezinin ilk planlarında merkez apartmanlar, evler, okullar, bir hastane, bir park ve bir gölden oluşan büyük bir yaşam kompleksinin ortasında yer alıyordu. Fakat Gruen'in bu planı asla gerçekleşmedi. Southdale bir otoparkın ortasında betondan bir kutu olarak varolmaya devam etti. Kimse de alışveriş merkezinin çıkış noktasındaki mimari felsefeyle pek ilgilenmedi. Özellikle de 1950'lerin ortalarında amortisman giderlerini düzenleyen vergi kanunlarındaki değişikliklerle alışveriş merkezi inşa etmek birdenbire hisse satın almaktan bile daha kârlı bir hal aldı. Yatırımcılar binaları dikip bina aşınma payı vergi indiriminden yararlanarak mümkün olduğu kadar çok para yapmaya başladılar. Alışveriş merkezleri alışveriş merkezlerini doğurdu, konsept tamamen amacının dışına çıktı ve tüm bir toplumu tüketime yöneltmekten başka insanlığın yaşam kalitesine hiçbir faydası olmayan canavarlara dönüştü. Victor Gruen bir Frankenstein yarattığını fark ettiğinde çok büyük bir hayalkırıklığı yaşadı. Tasarladığı alışveriş merkezlerini ziyaret ettiğinde "duygusal bir şok" yaşadığını söylüyor, "Benim düşlerim ziyan edildi, çirkinleştirildi, müteahhitler sadece kâr peşinde" diyordu. Amerika'yı terk edip Viyana'ya geri döndü. Viyana'nın dışında yaptığı bir kır evine yerleşti. Fakat orada bulduğu da kendi yarattığı canavarın bir kopyasından başka bir şey değildi. Eski Viyana'nın hemen güneyine kendi deyimiyle "devasa bir alışveriş makinası" inşa edilmişti bile. Gruen Amerika'yı Viyana'ya benzetmek için yarattığı fikrin Viyana'yı Amerika'ya dönüştürmüş olmasını asla hazmedemeden 1980 yılında öldü. Alışveriş merkezleri ise tavşan misali dünyanın her yerinde üremeye devam ediyor. Derleyen: Zeynep Aksoy
__________________
Metin Karadağ 12390 En son Metin Karadağ tarafından düzenlendi : 16-02-2006 17:36. Nedeni: Ek... |
|
|
|
![]() |
| Yerimi olarak kaydedin |
| Şu an bu konuyu izleyen aktif kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
| Modları Görüntüle | |
|
|