Atlıhan'dan devam. bin ATLI akınlarda çocuklar gibi şendik...
Pek sevgili okulum Taşkışla'da, kontenjen artırımı ve birkaç ufak tefek mesele yüzünden danışmanımı okulda beklerken kaldığım yerden biraz alıp götüreyim dedim. (Bir ara İTU-Ders Seçememe Şenlikleri diye başka bir blog yazmalıyım sanırım)
Kısa bir hatırlatma: Gezginimiz, Akçay'dan Dikili'ye binbir türlü maceralar yaşayarak gelir, dağlara tepelere çıkar, soluğu Çandarlı'da alır, kendine ödül olarak Kalamar-Bira ısmarlar.
Devam edelim: Yemek bitti, kanı kaynayan ekip Çandarlı'nın gece hayatına akmaya karar verdi. Öyle ki Çandarlı'nın üç gece klübünün üçünde de bulunuldu. En son Rock Bar olduğunu iddia eden bir yerde karar kılındı.
Ama şahit lazımdı arkadaş, -sıkı bir classic rock dinleyicisi olarak- ben, alkolün de etkisiyle çalınan Hande Yener şarkılarıyla, sürekli garsonları rahatsız ediyordum şarkıyı değiştirsinler diye.
Pink Floyd-High Hopes (ki hani "bunu yapan insan olamaz" dediğiniz şarkılar vardır ya, onlardandır bu) çalarken, şarkının bir anda kesilmesi ve yerine verilen Rober Hatemo gazı beni çileden çıkarmaya yetti.
Sinirli sinirli otele dönüp, ertesi günü planladık.
Sabah kalktığımızda, otelin kahvaltısını da tattıktan sonra, Pitane(Çandarlı) etrafında bir tur attık, hippodromun olabileceği muhtemel düzlüğü ve yine muhtemel tiyatro çanağını bulduk.
(Haritayı çalıştırmayı başardığımda, bütün bu anlattığım yerleri haritada göstereceğim.)
Sonraki duraklar sırasıyla Gryneion, Myrina ve Cyme idi.
Çandarlı' dan İzmir otobüsüne bindik, (sanırım ona da 3-4 YTL ödedik), Gryneion'a doğru yola koyulduk.
Ben otobüsteki ve bize nereye gittiğimizi soran meraklı turistlere, aslında bizim gerçek hayatta gerçek insana benzediğimizi falan anlatırken, arkadaşım yanında oturan amcanın bölgeyi çok iyi bilen bir adam olduğunu farketti.
Ve üstüne gitti,
Adam, Gryneion'un yerini tarifledi, sonra da ekledi: Orda çok güzel Pavuryalar var, yakalayın akşam yersiniz taze taze.
(Yakalamadık tabi)
Gryneion'u bulduk, denize doğru uzanan düz bir yarımada zaten. Aliağa yolu üzerinde sağınıza baktığınızda kaçırmanız imkansız.
Orda bir tapınak tarifleniyordu, en azından sütunları vardı yerlerde.
Etrafta bir tur attık, seramik parçaları tabi yine.
Ümidimizi kesip geri dönerken, sanırım 20-25 tane sütun parçasıyla karşı karşıya kaldık.
Yerde yatan sütunlar, daha önce burada yüzey araştırması yapan bir ekip tarafından istiflenmişti.
Ama yine de o ana kadar gittiğimiz yerlerde, en önemli mimari bulgulardan biriydi o kifayetsiz sütunlar.
Neyse, sonra Sebat civarlarına doğru yola koyulduk.
Solda Sebat dinlenme tesisleri var(yol üstünde), tostları çok güzel.
Orda otururken, karşınıza bakarsanız da büyük ihtimalle Myrina'nın bulunduğu tepeleri göreceksiniz.
Öteki ve Beriki Tepe.
Adları gerçekten bu, yakınlarında bir nekropol ve yine oralarda uzaktan görebileceğiniz bir tümülüs var.
Zaten, dinlenme tesislerine gelmeden bir 500 metre geride yine solunuzda, başka bir tümülüs var ve tonozları dışarıdan gözüküyor.
Çantaları bırakırsın oraya, başlarsın yürümeye.
Ordan bir çay geçiyor, yol ile aranda kalıyor malesef.
Nihayetinde ayakkabılar çıkarılır, çoraplar çıkarılır, paçalar sıvanır dereyi görünce, dere geçilir.
Tepelerin birinde sur parçası(bizans) görünce, dosdoğru ona doğru tırmanılır,
Akropol'de yoğun yapı parçaları izleri var, seramik sayısı da oldukça çok.
Tiyatro çanağı, nekropol derken soluk limanda alınır.
Liman bozulmuş ve yeniden düzenlenmiş olsa da taşları ve bazı parçaları duruyor.
Suda biraz şıp şıp (etrafı gezinmek için).
(Bu arada bu anlattığım yerlerde hiç fotoğraf olmaması, sevgili arkadaşım[hocam aslında] ve benim analog makinelerini çok sevmesi, el üstünde tutması ve çantadan çıkarmamasıdır efendim, yoksa filmle falan uğraşmak istemediğimizden değil, dijital arkadaşımız Foça'da katılacak bize)
Çantaları geri alıp, yemek yedikten sonra, yolun karşısından bir minibüse daha bindik.
Aliağa'ya varmak için.
Aliağa'ya vardık, Cyme'ye nasıl gideceğimizi sorduk. Bizi görünce halimize acıyan adamlar, "Çocuklar orda yatacak yer falan da var, çadır falan kurarsınız, durum da iyi değil heralde, minibüsçü arkadaşa da söyleyelim para almasın sizden" derken, İzmir'e giden bir minibüse bindirildik..
Gerçekten, samimi ve ne söylediğime dikkat etmeden söylüyorum:
ALAKASIZ BİR YERDE İNDİRİLDİK.
Muavine soruyoruz neresi diye, orası diyor, orada yol var diyor, gösterdiği yerde demiryolları işletmesinin kalın kalın duvarları var anasını satayım.
Baktık, saat de geç oluyor, yoldan tekrar minibüse binip Foça yol ayrımında indik. (2YTL, bu fiyatları ara ara yazıyorum çünkü ne kadar verdiğimizi bazen not almamışım. Ama toplamda [gezinin tamamında] 400 YTL falan harcadım. )
Başka bir otobüse binip Foça'ya vardık. Bu sefer de pansiyonlarda ve otellerde yer yok.
En son, İon Pansiyon diye bir yer bulduk, kalacak yer yok ama teraslarına çadır kurmuşlar onları kiralıyorlar.(20 YTL)
Kalalım dedik. İon Pansiyonun da yerini haritayı kullanmayı öğrenince gösteririm.
Akşam yine yemek.
Aperatif olarak ise Kalamar yine. ( Gezi'de 3. sıra)
2. gün de bitti. Gün gün yazmak en iyisi sanırım. Görüşürüz.
Kısa bir hatırlatma: Gezginimiz, Akçay'dan Dikili'ye binbir türlü maceralar yaşayarak gelir, dağlara tepelere çıkar, soluğu Çandarlı'da alır, kendine ödül olarak Kalamar-Bira ısmarlar.
Devam edelim: Yemek bitti, kanı kaynayan ekip Çandarlı'nın gece hayatına akmaya karar verdi. Öyle ki Çandarlı'nın üç gece klübünün üçünde de bulunuldu. En son Rock Bar olduğunu iddia eden bir yerde karar kılındı.
Ama şahit lazımdı arkadaş, -sıkı bir classic rock dinleyicisi olarak- ben, alkolün de etkisiyle çalınan Hande Yener şarkılarıyla, sürekli garsonları rahatsız ediyordum şarkıyı değiştirsinler diye.
Pink Floyd-High Hopes (ki hani "bunu yapan insan olamaz" dediğiniz şarkılar vardır ya, onlardandır bu) çalarken, şarkının bir anda kesilmesi ve yerine verilen Rober Hatemo gazı beni çileden çıkarmaya yetti.
Sinirli sinirli otele dönüp, ertesi günü planladık.
Sabah kalktığımızda, otelin kahvaltısını da tattıktan sonra, Pitane(Çandarlı) etrafında bir tur attık, hippodromun olabileceği muhtemel düzlüğü ve yine muhtemel tiyatro çanağını bulduk.
(Haritayı çalıştırmayı başardığımda, bütün bu anlattığım yerleri haritada göstereceğim.)
Sonraki duraklar sırasıyla Gryneion, Myrina ve Cyme idi.
Çandarlı' dan İzmir otobüsüne bindik, (sanırım ona da 3-4 YTL ödedik), Gryneion'a doğru yola koyulduk.
Ben otobüsteki ve bize nereye gittiğimizi soran meraklı turistlere, aslında bizim gerçek hayatta gerçek insana benzediğimizi falan anlatırken, arkadaşım yanında oturan amcanın bölgeyi çok iyi bilen bir adam olduğunu farketti.
Ve üstüne gitti,
Adam, Gryneion'un yerini tarifledi, sonra da ekledi: Orda çok güzel Pavuryalar var, yakalayın akşam yersiniz taze taze.
(Yakalamadık tabi)
Gryneion'u bulduk, denize doğru uzanan düz bir yarımada zaten. Aliağa yolu üzerinde sağınıza baktığınızda kaçırmanız imkansız.
Orda bir tapınak tarifleniyordu, en azından sütunları vardı yerlerde.
Etrafta bir tur attık, seramik parçaları tabi yine.
Ümidimizi kesip geri dönerken, sanırım 20-25 tane sütun parçasıyla karşı karşıya kaldık.
Yerde yatan sütunlar, daha önce burada yüzey araştırması yapan bir ekip tarafından istiflenmişti.
Ama yine de o ana kadar gittiğimiz yerlerde, en önemli mimari bulgulardan biriydi o kifayetsiz sütunlar.
Neyse, sonra Sebat civarlarına doğru yola koyulduk.
Solda Sebat dinlenme tesisleri var(yol üstünde), tostları çok güzel.
Orda otururken, karşınıza bakarsanız da büyük ihtimalle Myrina'nın bulunduğu tepeleri göreceksiniz.
Öteki ve Beriki Tepe.
Adları gerçekten bu, yakınlarında bir nekropol ve yine oralarda uzaktan görebileceğiniz bir tümülüs var.
Zaten, dinlenme tesislerine gelmeden bir 500 metre geride yine solunuzda, başka bir tümülüs var ve tonozları dışarıdan gözüküyor.
Çantaları bırakırsın oraya, başlarsın yürümeye.
Ordan bir çay geçiyor, yol ile aranda kalıyor malesef.
Nihayetinde ayakkabılar çıkarılır, çoraplar çıkarılır, paçalar sıvanır dereyi görünce, dere geçilir.
Tepelerin birinde sur parçası(bizans) görünce, dosdoğru ona doğru tırmanılır,
Akropol'de yoğun yapı parçaları izleri var, seramik sayısı da oldukça çok.
Tiyatro çanağı, nekropol derken soluk limanda alınır.
Liman bozulmuş ve yeniden düzenlenmiş olsa da taşları ve bazı parçaları duruyor.
Suda biraz şıp şıp (etrafı gezinmek için).
(Bu arada bu anlattığım yerlerde hiç fotoğraf olmaması, sevgili arkadaşım[hocam aslında] ve benim analog makinelerini çok sevmesi, el üstünde tutması ve çantadan çıkarmamasıdır efendim, yoksa filmle falan uğraşmak istemediğimizden değil, dijital arkadaşımız Foça'da katılacak bize)
Çantaları geri alıp, yemek yedikten sonra, yolun karşısından bir minibüse daha bindik.
Aliağa'ya varmak için.
Aliağa'ya vardık, Cyme'ye nasıl gideceğimizi sorduk. Bizi görünce halimize acıyan adamlar, "Çocuklar orda yatacak yer falan da var, çadır falan kurarsınız, durum da iyi değil heralde, minibüsçü arkadaşa da söyleyelim para almasın sizden" derken, İzmir'e giden bir minibüse bindirildik..
Gerçekten, samimi ve ne söylediğime dikkat etmeden söylüyorum:
ALAKASIZ BİR YERDE İNDİRİLDİK.
Muavine soruyoruz neresi diye, orası diyor, orada yol var diyor, gösterdiği yerde demiryolları işletmesinin kalın kalın duvarları var anasını satayım.
Baktık, saat de geç oluyor, yoldan tekrar minibüse binip Foça yol ayrımında indik. (2YTL, bu fiyatları ara ara yazıyorum çünkü ne kadar verdiğimizi bazen not almamışım. Ama toplamda [gezinin tamamında] 400 YTL falan harcadım. )
Başka bir otobüse binip Foça'ya vardık. Bu sefer de pansiyonlarda ve otellerde yer yok.
En son, İon Pansiyon diye bir yer bulduk, kalacak yer yok ama teraslarına çadır kurmuşlar onları kiralıyorlar.(20 YTL)
Kalalım dedik. İon Pansiyonun da yerini haritayı kullanmayı öğrenince gösteririm.
Akşam yine yemek.
Aperatif olarak ise Kalamar yine. ( Gezi'de 3. sıra)
2. gün de bitti. Gün gün yazmak en iyisi sanırım. Görüşürüz.
Toplam Yorum 0
Yorumlar
Total Trackbacks 0
Trackbacks
Kıvanç Başak Tarafından Gönderilen Yeni Mesajlar
- Microsoft kedi olalı fare tuttu. (19-06-2008)
- Mısırnişastasından Parmak ve Sıcak Buz (20-02-2008)
- a tiny street art project (16-02-2008)
- Hadid (13-02-2008)
- Teslim oluyorum! (12-01-2008)




