Gör, Gez, Arpacık(Suyu)
Arkitera'da bu önlenemez blog çılgınlığı sürerken, ben de bu yaz yaptığım geziyle ilgili notlarımı aktarayım dedim.
6 Ağustos'a kadar bir aylığına Balıkesir Güre'de arkeoljik bir kazıda bulundum. Eğlenceli bir aydı. Bir roma hamamının cephesinde çalışıyordum, inanılmaz sıcak bir yerdi. Günün neredeyse tamamında güneş alıyordu. (47 derece, ben bunu gördüm). Yüzey araştırmalarına çıkıyorduk, hatta bir keresinde kazıda çalışan köylülerin köyüne, bir düğüne bile gittik. Eğlenceliydi, ama bitmek bilmiyor gibiydi.
Neyse ki bir ay sonunda ayrılma şansı buldum, zira oldukça gergin bir ortam vardı. Arkeologlar falan..
Fotoğraflarla örnekleyerek gidelim.

Güre'den sonra bir Ege gezisi yapmak gibi planım vardı, birkaç arkadaşıma haber uçurdum. Aralarından biri bana Dikili'de, diğeri bize Foça'da, diğer ikisi ise Selçuk'ta katılacağını söylüyordu.
Güre'den yola çıktım, avare avare Akçay'a yürüdüm 80 litrelik çantamla ve bir ufak yavrusuyla (niyetim dikili'ye kadar otostopla gitmekti)..
Akçay'da bir lunapark vardır, bilmeyenler için, çok da bir şey yoktur içinde, Gondol, kamikaze, çarpışan araba, bir de elma kurdu..
Çocukluk hayallerimi süsleyen oyuncaktır şu Elma Kurdu, hatta bundan yaklaşık 13 sene kadar üzerinde çekilmiş bir fotoğrafım da vardır. Çocuklar için tren işte, başka da bir şey değil.
O hevesle, lunaparka gittim. Saat oniki falandı heralde, güneş tam tepede.Lunaparktaki adamlar, 1.85lik, sakallı, turist kılıklı bir tipin o oyuncağa binmek istemesine bir anlam veremediler tabi.
Ama bindim, cep telefonuyla fotoğraf bile çektirdim.
Sonra düzgün bir karayolları haritası edinmek için "Tourist Information" bürosuna gittim Akçay'ın, güzel bir harita edindim kendime.
Ayvalık tostumu da alıp, iskeleye oturdum.
Şortumun cebinden denize doğru kayıp giden telefonumu kurtaramadım malasef. Yediğim tost da zehir oldu.
"Elma Kurdunda" fotoğraf çektirdiğim telefon...
Neyse o sinirle, Edremit yoluna çıktım, otostop çekmeye başladım.
Yolda bana fazlasıyla benzeyen ve o çevrede Zeytinli'deki rock festivali için bulunan arkadaşlar vardı, umursamadım şansımın giderek düşmesini.
Sonra bir araba durdu, Selma Abla ve oğlu Orhun, Edremit'e gidiyorlardı, "Neden olmasın" dedim atladım arabaya.
5 dakikalık yolda bana oralarda ne aradığımı, nereye gittiğimi, çadırda kalmanın zor olup olmadığını, uyku tulumunun insanı uyurken sıkıp sıkmadığını, Orhun'un da benim gibi heveslerinin peşinden gitmesinin doğru olup olmadığını sordular.
ve eklediler "Aç mısın?"
Diyemedim ki: "Her zaman"

Neyse evlerine gittik, evde çekirdek ailenin babası vardı, Hüseyin abi.
İnsanlar adeta kapatıp dükkanı Edremit'e yerleşmişlerdi. Biraz zeytinlik satın almışlar, zeytin yetiştiriyorlarmış. (Ben o sırada yemekte önüme gelebilecek zeytinyağlıları düşlüyorum)
Neyse, velhasıl kelam, evde hazır bulunan bazı yemeklerden tattırılıp, Edremit çıkışına bırakıldım. Ordan ver elini bir otostop, Ayvalık yol ayrımı.
Ayvalık yol ayrımında yarım saat sonra bana duran arabanın plakası ise memleketlimdi, 41 plaka görmeyeli birbuçuk ay (neredeyse) olmuştu.
Biner binmez, "Ne varsa, insanın memleketlisinde var arkadaş" deyivermişim. Güldüler. Hasan Amca emekli bir albaymış meğerse, karısı ise İzmitliymiş.
Durum, benim aile durumumdan oldukça tanıdık geliyordu, sularına gittim ben de.
Nihayetinde, Ayvalık'ta onlarla tatlı bir yemek yeme nezaketinde bulundum.
Hemen sonrasında, Dikili'ye giden bir dolmuşa bindim (yanlış hatırlamıyorsam 4 YTL idi)
Daha önce iki veya üç kere gittiğim Dikili'de ortaokul arkadaşım oturuyodu ama emin değildim. Uzun süredir görüşmüyordum.
Bulma ümidiyle muhtarlıkların olduğu pasajı buldum ve soruşturmaya başladım.
"Ya, şeyyy, benim dikili'de oturan bir arkadaşım var ama bunlar eskiden Erzurumda oturuyorlardı, ortaokul arkadaşımdı hatta, adı Ceyhun, abisi var hatta Cenk, anneleri de var bunların Dikilili hatta, bir de babaları var ne tesadüf" derken, muhtarlıkta oturan tonton amcalardan birinin, arkadaşım Ceyhun'un dayısının askerlik arkadaşı olduğunu öğrendim. (İnanmıştım, bulacaktım Ceyhun'u)
Bir şekilde, Ceyhun'un çalıştığı kargo şirketinin ofisine götürüldüm, bekledim, çay ikram ettiler, Ceyhun Çandarlı'ya gitmişti dağıtıma, beklemeye devam ettim.
Ceyhun kapıdan girerken şaşırdı haliyle,
Erzurumlu şivesiyle "Kıvanç, cigerin yiyim, nediysen burda?"
Akşam da Ceyhunlar'da kaldım (Yemek olağanüstüydü)
Uzatmayayım, ertesi gün olur, daha önceden Dikili'de buluşmak üzere sözleşilmiş arkadaşla buluşulur, akşam kebaplar yenir, yatacak bir yer bulunur.
Ertesi gün, Dikili'nin hemen çıkışında, Çanakkale-İzmir yolunun Dikili yol ayrımında (Dikili'de oraya "çatı" diyorlar) hemen solda kalan tepenin üstünde kalan Atarneus antik kentine gittik. Elimizde Bilge Umar'ın 27 sene önce yazdığı Aiolis kitabı.
Bu başlangıçla, hem gezinin amacı hem de gidişatı belirlenmiş oldu. Bakınız:
"Tabelası bile olmayan antik kenti bul; yakınlarda bir benzinci, manav, bakkal, kahve bul; ağırlığı toplamda birinizin ağırlığının daha fazlası olan sırt çantalarınızı bulduğunuz yere emanet et; yavru çantalarla tepeye tırman; muhtemelen birkaç seramik parçası, kazılmış toprak parçaları ve birkaç duvar kalıntısı keşfet; mest ol; tepeden in; çantanı geri al; yemek ye; yola devam et."
Atarneus büyüleyiciydi, -belki de fazla bilinmediğinden- bize çok etkileyici gelen surları vardı. Sarnıç, arkaik dönemden kalma seramik parçaları. Manzara muazzam..
Atarneus'tan sonra Çandarlı-Dikili yolu üzerindeki, Wolfgang Radt' ın da yaşadığı Bademli köyüne gittik. Carene denilen şehri görmek için.
Elimizdeki Aiolis kitabında ise şöyle bir tarif:
"Ali Baba pansiyona sırtınızı verdiğinizde karşınızda kalan tepe Carene'dir"
Adam, kitap 28 senelik, Ali Baba pansiyon mu kalır?
Neyse bulduk Carene'yi, ya da bulamadık mı demeliydim bilemiyorum, tarlaların içinde kalan seramik parçalarından başka birşey yoktu.
Soluğu Çandarlı'da aldık, kelle başı 25YTL'den bir otele yerleştik, güneş batmadan denize girdik.
Çandarlı'da tatilini yapmakta olan bir arkadaşı arayıp, bize güzel bir yemek yedirmesini diledik.
O da bizi bir balık lokantasına götürdü. (Atlıhan Restoran)
Sanırım sipariş verirken aklımızda yeni bir fkir filizleniverdi.
Kaldığımız veya yemek yediğimiz heryerde Kalamar-Bira-Salata(zeytinyağlı) denemeliydik. Not vermeliydik
Kalamar, şahaneydi tarator sosuyla beraber, bira pek soğuk değildi fakat kalamar ve salata affettiriyordu kendini.
(Atlıhan Restoran Kalamarı, gezinin 1.'siydi.)
Bugünlük yoruldum. Sonra devam ederim.
6 Ağustos'a kadar bir aylığına Balıkesir Güre'de arkeoljik bir kazıda bulundum. Eğlenceli bir aydı. Bir roma hamamının cephesinde çalışıyordum, inanılmaz sıcak bir yerdi. Günün neredeyse tamamında güneş alıyordu. (47 derece, ben bunu gördüm). Yüzey araştırmalarına çıkıyorduk, hatta bir keresinde kazıda çalışan köylülerin köyüne, bir düğüne bile gittik. Eğlenceliydi, ama bitmek bilmiyor gibiydi.
Neyse ki bir ay sonunda ayrılma şansı buldum, zira oldukça gergin bir ortam vardı. Arkeologlar falan..
Fotoğraflarla örnekleyerek gidelim.
Güre'den sonra bir Ege gezisi yapmak gibi planım vardı, birkaç arkadaşıma haber uçurdum. Aralarından biri bana Dikili'de, diğeri bize Foça'da, diğer ikisi ise Selçuk'ta katılacağını söylüyordu.
Güre'den yola çıktım, avare avare Akçay'a yürüdüm 80 litrelik çantamla ve bir ufak yavrusuyla (niyetim dikili'ye kadar otostopla gitmekti)..
Akçay'da bir lunapark vardır, bilmeyenler için, çok da bir şey yoktur içinde, Gondol, kamikaze, çarpışan araba, bir de elma kurdu..
Çocukluk hayallerimi süsleyen oyuncaktır şu Elma Kurdu, hatta bundan yaklaşık 13 sene kadar üzerinde çekilmiş bir fotoğrafım da vardır. Çocuklar için tren işte, başka da bir şey değil.
O hevesle, lunaparka gittim. Saat oniki falandı heralde, güneş tam tepede.Lunaparktaki adamlar, 1.85lik, sakallı, turist kılıklı bir tipin o oyuncağa binmek istemesine bir anlam veremediler tabi.
Ama bindim, cep telefonuyla fotoğraf bile çektirdim.
Sonra düzgün bir karayolları haritası edinmek için "Tourist Information" bürosuna gittim Akçay'ın, güzel bir harita edindim kendime.
Ayvalık tostumu da alıp, iskeleye oturdum.
Şortumun cebinden denize doğru kayıp giden telefonumu kurtaramadım malasef. Yediğim tost da zehir oldu.
"Elma Kurdunda" fotoğraf çektirdiğim telefon...
Neyse o sinirle, Edremit yoluna çıktım, otostop çekmeye başladım.
Yolda bana fazlasıyla benzeyen ve o çevrede Zeytinli'deki rock festivali için bulunan arkadaşlar vardı, umursamadım şansımın giderek düşmesini.
Sonra bir araba durdu, Selma Abla ve oğlu Orhun, Edremit'e gidiyorlardı, "Neden olmasın" dedim atladım arabaya.
5 dakikalık yolda bana oralarda ne aradığımı, nereye gittiğimi, çadırda kalmanın zor olup olmadığını, uyku tulumunun insanı uyurken sıkıp sıkmadığını, Orhun'un da benim gibi heveslerinin peşinden gitmesinin doğru olup olmadığını sordular.
ve eklediler "Aç mısın?"
Diyemedim ki: "Her zaman"
Neyse evlerine gittik, evde çekirdek ailenin babası vardı, Hüseyin abi.
İnsanlar adeta kapatıp dükkanı Edremit'e yerleşmişlerdi. Biraz zeytinlik satın almışlar, zeytin yetiştiriyorlarmış. (Ben o sırada yemekte önüme gelebilecek zeytinyağlıları düşlüyorum)
Neyse, velhasıl kelam, evde hazır bulunan bazı yemeklerden tattırılıp, Edremit çıkışına bırakıldım. Ordan ver elini bir otostop, Ayvalık yol ayrımı.
Ayvalık yol ayrımında yarım saat sonra bana duran arabanın plakası ise memleketlimdi, 41 plaka görmeyeli birbuçuk ay (neredeyse) olmuştu.
Biner binmez, "Ne varsa, insanın memleketlisinde var arkadaş" deyivermişim. Güldüler. Hasan Amca emekli bir albaymış meğerse, karısı ise İzmitliymiş.
Durum, benim aile durumumdan oldukça tanıdık geliyordu, sularına gittim ben de.
Nihayetinde, Ayvalık'ta onlarla tatlı bir yemek yeme nezaketinde bulundum.
Hemen sonrasında, Dikili'ye giden bir dolmuşa bindim (yanlış hatırlamıyorsam 4 YTL idi)
Daha önce iki veya üç kere gittiğim Dikili'de ortaokul arkadaşım oturuyodu ama emin değildim. Uzun süredir görüşmüyordum.
Bulma ümidiyle muhtarlıkların olduğu pasajı buldum ve soruşturmaya başladım.
"Ya, şeyyy, benim dikili'de oturan bir arkadaşım var ama bunlar eskiden Erzurumda oturuyorlardı, ortaokul arkadaşımdı hatta, adı Ceyhun, abisi var hatta Cenk, anneleri de var bunların Dikilili hatta, bir de babaları var ne tesadüf" derken, muhtarlıkta oturan tonton amcalardan birinin, arkadaşım Ceyhun'un dayısının askerlik arkadaşı olduğunu öğrendim. (İnanmıştım, bulacaktım Ceyhun'u)
Bir şekilde, Ceyhun'un çalıştığı kargo şirketinin ofisine götürüldüm, bekledim, çay ikram ettiler, Ceyhun Çandarlı'ya gitmişti dağıtıma, beklemeye devam ettim.
Ceyhun kapıdan girerken şaşırdı haliyle,
Erzurumlu şivesiyle "Kıvanç, cigerin yiyim, nediysen burda?"
Akşam da Ceyhunlar'da kaldım (Yemek olağanüstüydü)
Uzatmayayım, ertesi gün olur, daha önceden Dikili'de buluşmak üzere sözleşilmiş arkadaşla buluşulur, akşam kebaplar yenir, yatacak bir yer bulunur.
Ertesi gün, Dikili'nin hemen çıkışında, Çanakkale-İzmir yolunun Dikili yol ayrımında (Dikili'de oraya "çatı" diyorlar) hemen solda kalan tepenin üstünde kalan Atarneus antik kentine gittik. Elimizde Bilge Umar'ın 27 sene önce yazdığı Aiolis kitabı.
Bu başlangıçla, hem gezinin amacı hem de gidişatı belirlenmiş oldu. Bakınız:
"Tabelası bile olmayan antik kenti bul; yakınlarda bir benzinci, manav, bakkal, kahve bul; ağırlığı toplamda birinizin ağırlığının daha fazlası olan sırt çantalarınızı bulduğunuz yere emanet et; yavru çantalarla tepeye tırman; muhtemelen birkaç seramik parçası, kazılmış toprak parçaları ve birkaç duvar kalıntısı keşfet; mest ol; tepeden in; çantanı geri al; yemek ye; yola devam et."
Atarneus büyüleyiciydi, -belki de fazla bilinmediğinden- bize çok etkileyici gelen surları vardı. Sarnıç, arkaik dönemden kalma seramik parçaları. Manzara muazzam..
Atarneus'tan sonra Çandarlı-Dikili yolu üzerindeki, Wolfgang Radt' ın da yaşadığı Bademli köyüne gittik. Carene denilen şehri görmek için.
Elimizdeki Aiolis kitabında ise şöyle bir tarif:
"Ali Baba pansiyona sırtınızı verdiğinizde karşınızda kalan tepe Carene'dir"
Adam, kitap 28 senelik, Ali Baba pansiyon mu kalır?
Neyse bulduk Carene'yi, ya da bulamadık mı demeliydim bilemiyorum, tarlaların içinde kalan seramik parçalarından başka birşey yoktu.
Soluğu Çandarlı'da aldık, kelle başı 25YTL'den bir otele yerleştik, güneş batmadan denize girdik.
Çandarlı'da tatilini yapmakta olan bir arkadaşı arayıp, bize güzel bir yemek yedirmesini diledik.
O da bizi bir balık lokantasına götürdü. (Atlıhan Restoran)
Sanırım sipariş verirken aklımızda yeni bir fkir filizleniverdi.
Kaldığımız veya yemek yediğimiz heryerde Kalamar-Bira-Salata(zeytinyağlı) denemeliydik. Not vermeliydik

Kalamar, şahaneydi tarator sosuyla beraber, bira pek soğuk değildi fakat kalamar ve salata affettiriyordu kendini.
(Atlıhan Restoran Kalamarı, gezinin 1.'siydi.)
Bugünlük yoruldum. Sonra devam ederim.
Toplam Yorum 4
Yorumlar
|
|
Yoracak kadar uzun olmuş sahiden; ama nefis olmuş anlatı.
Şu Atlıhan'ı haritada görseydik ![]() |
Omer Yilmaz, 12-09-2007, 23:37
|
|
|
Ne güzel tatil anıları okumak.
(Bu sene tatil yapamamış biri) |
ayasofya, 13-09-2007, 00:10
|
|
|
Okulda dilekçe vermek için hocalardan birini beklerken, şu Atlıhan'ın harita işini halledeyim dedim.
Sonuç: [map=Atlıhan Restoran]38.93633920833504,26.9303555758234[/map] |
Kıvanç Başak, 13-09-2007, 11:33
|
|
|
Evet görüldüğü gibi blog yorumlarında harita çıkamıyor. Bir bakayım.
|
Omer Yilmaz, 13-09-2007, 18:50
|
Total Trackbacks 0
Trackbacks
Kıvanç Başak Tarafından Gönderilen Yeni Mesajlar
- Microsoft kedi olalı fare tuttu. (19-06-2008)
- Mısırnişastasından Parmak ve Sıcak Buz (20-02-2008)
- a tiny street art project (16-02-2008)
- Hadid (13-02-2008)
- Teslim oluyorum! (12-01-2008)





