|
Diyalog Konugu
Kayıt Tarihi: 20-06-2001
Mesaj: 44
|
publisher
Metropol ve taşra...
Bu soruyu yanıtlarken, “Metropol” gerçeği üzerinden, onun ne olduğuna ve ne olmadığına, ne kadar bütüncül, ne kadar parçacı olduğuna, ne kadar durağan ne kadar uçucu olduğuna değinen, diyalektik bir yaklaşımı kurgulamak faydalı olacak.
Rosenthal ve Yudin’in “Materyalist Diyalektik” tarifinde, Diyalektik’in devrimci özünün, onu, toplumun yeniden kurulmasının bir aleti yaptığı ve sosyal gelişmenin objektif tarihsel gereklerinin, eski formlar ile yeni muhteva arasındaki uyuşmazlığın, insanlığın ilerleyişini tahrik eden daha yüksek formlara geçişin, zorunluluğun keşfine yardım ettiği belirtilir. Metropol ve taşra arasındaki “gerilim”in de bu bağlamda incelendiğinde anlamlı ve teşhis edilebilir kılınacağını düşünüyorum.
“Köy-kent” gibi dayanaksız, naif ütopyaların peşinden koşarken kentleşmenin getirdiği her türlü varoş nahoşluğu görmezden gelenlerin başbakanlık yaptığı bir ülkenin, en büyük metropolünde yaşayan, üreten ve düşünen bir mimar olarak, metropoliten bir yaratım sistemi oluşturmamak olanaksız. Kapital’in oluşturduğu üretim zincirinin içindeki bir halkanın, başka türlü davranması, ancak bir “görmezden gelme” sonucunda olası. “Kentleşmeye rağmen” üretmek yerine “kentleşmeye göre” tasarlamak, benim kişisel tercihim olmaktan öte, bir gerçeklik galiba.
Metropol, tasarımcıya getirdiği olanaklardan ve kısıtlardan yola çıkıldığında, kavranıp ele geçirilebilir, dolayısı ile kullanılabilir gerçekler sunar. “Kent içinde yeni büyüklüklerin tasarlanması” ve bunun çoğu kez “kompleks eylemlerin birlikteliği” üzerinden ortaya çıkması, bugünün metropolüne ait önermeler. Burada cevaplanması gereken, bu büyüklük ve karmaşalıktan nasıl kaçıp kurtulunabileceği değil; tam da tersine, bu ikisinin birlikteliğinin getireceği “gerilim”in nasıl en iyi şekilde strüktüre edileceğidir. Burada sözü edilen “büyüklük”, salt ölçek kaymasının getirdiği bir durum olmayıp, aynı zamanda eylemin çeşitliliğinin ortaya çıkardığı bir olgudur ki, bu haliyle de kaçınılmaz olur. Bu yeni durumun ortaya çıkardığı potansiyel kentin eski dokusuna uyum, insan ölçeğinde yapılaşma, kentsel eylem zonlarının ayrışması gibi konvansiyonel kavramları gevşetiverir. Tıpkı, metropol gerçekliği içinde, “kalıcılık”la ilgili her türlü söylemi gevşettiği gibi.
Gerçekten de, 21. yüzyılın metropolünde, “kalıcı olma hali”nin nostaljik bir ütopyadan farkı kalmıyor. Yine kapitalin ortaya koyduğu istekler doğrultusunda, uçuculuğu öngörülmüş sistemlerin tasarımı, kaçınılmaz bir gerçeklik. Öznel bir yaklaşım olarak, uçucu olanın, eylem ve eylemin yarattığı “biçem”le sınırlı olduğunu, buna karşın, yapı strüktürünün bugün bile kalıcılığını korumak durumunda olduğu yönündeki fikrimi belirtmeliyim. Yapım teknolojisi henüz, ömrü birkaç yılla sınırlı olabilecek, aynı zamanda da en fazla kullanım konforu sağlayacak bir sistem üretemedi. Bu durumda, strüktürün geçiciliğinden söz etmek, ve yarattığı kalıcı mekanizmayı görmezden gelmek
-ki bunun savunucuları hiç de az sayıda değiller- bana henüz pek de gerçekçi görünmüyor. Strüktürün, diğer tüm eylemsel ilişkilerden bağımsızlaşarak kalıcı rolü üstlenmesi, dahası kalıcılığının öngörülme zorunluluğu, ona başka bir önem ve sorumluluk yüklüyor. Strüktür burada tek değişmez olarak, bir anlamda ölçü alma noktasını, kerteriz noktasını ve tutunma mekanizmasını oluşturuyor. Yine kişiselleşerek, buna en doğru cevabın, grid -ızgara- üzerinden oluşturulabileceğine olan inancımı belirtmek isterim. Izgaranın, yatayda ve düşeyde, net, ortogonal ve sorunsuzca tekrar edilebilir durumu, “zorunlu kalıcı”yı olabildiğince yansızlaştırarak; onu eylemin en sorunsuzca değişimine uygun kılıyor.
Metropol ile ilgili en önemli tasarım girdilerinden biri de, düzenlemenin kentin bütününe ait olmayıp parçacı bir vasfının bulunması. Modern şehirciliğin yüzyılın ilk yarısında öngördüğü bütüncül yaklaşımın, çıkar yol olmadığı, sonu hüsranla biten batılı örnekler üzerinden okunabiliyor. Kentler belirli bir büyüklükten sonra, öngörülemez bir gelişim sürecine giriyorlar ve tam bu noktada bütünü düzenlemeyi, bütüne egemen olmayı hedefleyen tasarım anlayışı iflas ediyor. Bölgesel ve parçacı bir yöntem, tüme ait öngörüleri ve eşgüdümü sağlamak kaydı ile daha sağlıklı cevaplar üretebiliyor.
Metropolde yaşayan ve üreten bir mimar olarak, son dönemde tasarlarken, bunlara değmeye çabalıyoruz. Gazipaşa’daki projede ise tüm bu düşüncelerle yeniden yüzleşme şansını bulduk. Gazipaşa’nın gerçek bir metropol ile arasındaki farklar, bizi de bu proje ile ilgili yeniden ve taşra üzerinden düşünmeye itti. Burada fark diye sözünü ettiğimiz, yapım teknolojisi veya malzeme kullanımı gibi, olanaklarla tanımlanmış benzeşmeme halleri değil. Zaten Gazipaşa da bu türden yoksunlukları barındırmıyor. Dahası, yukarıda metropol özellikleri ile ilgili yazdıklarıma katılmayanlar, tamamlandığında Gazipaşa yapısını çok da metropoliten bulabilirler. Gazipaşa yapısının metropoliten yapıdan farklılaştığı yer, onun son dönemde metropol için tasarladıklarımızdan çok daha durağan, çok daha kararlı ve çok daha tariflenmiş hali.
|