Tek Mesaj Görüntüle
Eski 01-07-2008, 14:02   #15
0033
Arkitera Üyesi
 
0033'in Avatar'ı
 
Kayıt Tarihi: 27-03-2005
Mesaj: 43
Ben bu 3 yarışmanın -varsa eğer- ideolojisinde aslında bir sorun görmüyorum. Yani yarışmaların hangi konularda açıldığına bakacak olursak:

1.si Ulucanlar Kapalı Cezaevi
2.si Hasanoğlan Köy Enstitüsü
3.sü Zonguldak Merkez Lavuar Alanı

Ulucanlar toplumumuzun tarihinde çok çok önemli bir yeri olan eski bir cezaevimiz. Orda bir kent belleği değil bir toplum belleği yatıyor. Onu ortaya çıkartmak, halının altına süpürülmesini önlemek adına önemli bir ilk ayak yarışması olduğunu düşünüyorum.

Ardından Hasanoğlan'a baktığımızda da, cumhuriyet yıllarında halkevlerinin şehirlerde yapmaya çalıştığını hatta daha fazlasını yapan yapmaya çalışan yani toplumu her geçen gün daha da ileri taşıma kaygısı güden, ancak halkevleri gibi kapatılan, susturulan, yazık olmuş bir kurum göreceğimiz aşikar. Yarışmanın da köy ensitüsüleri kurum olarak artık var olmasa da, geriye kalmış yapılarını değerlendirme çabası gütmesi; ve bu çabayla aslında yine bir toplum bilinci oluşturmaya çalışması, yani 7 yaşında bir çocuğa Hasanoğlan'da bisiklete binme şansının verilmesiyle ondan "düşünmesi" talep edilmesi bana yine iyi geliyor.

Zonguldak Lavuarına baktığımızda da, yine cumhuriyet yıllarında toplumu üretmeye dürtecek, toplumu kendi kendine yetebilir hale getirecek bir sistemin bir uzantısını da görebiliyoruz. Bu uzantının somut kalıntısının korunmaya çalışılıp üstü örtülen düşüncesinin o somutlukta yeniden uyandırılmaya çalışılması da bana yine son derece ulvi geliyor.

"Mimarlık en temelinde bina yapma sanatıdır." söylemininse çok geçerli olduğunu düşünmüyorum. Yani bundan binlerce yıl önce, "ha" "hu" "hi" diye anlaşırken, para ve din ortada yokken ve yaşamak için mağara ararken, yani "mimarlık yapmak=mağara bulmak"ken; inanılmaz bir içgüdüyle hatta belki hayvansal bir içgüdüyle hareket ederken; mimarlık sadece mimarlıktı. Yani yaşayacak yer bulma veya bina yapma işiydi.

Ama ardından insan icat edip durdu. Ve aslında Simon Kuper'ın futbol için dediği şey sadece futbol için değil, ekmek satmak için de geçerli oldu: "Futbol asla sadece futbol değildir."

Peki bunu çok geç anlayan hatta belki anlamayan insanlık ne yaptı: Kral, kraliçe "tasarlanmış" sarayda kalırken, diğerleri 6 7 katlı binalarda tek bir ortak tuvaleti kullandığı için verem oldu. O diğerlerini ezen, onlara bir düşünceyi dikte eden mimarlıklar ortaya çıktı; ağır, sert, heybetli adalet binaları, ulaşılamaz şatafatından güneş gibi parlayan kral padişah sarayları yapıldı. Yani "mimarlığın sadece bina yapma sanatı olması" geçerliliğini yitirdi çünkü insanlık onun bu saf, bu içgüdülerimizden doğan gerekliliğini suistimal etti, hatta tabiri caizse bekaretini elinden aldı. Yani içinde bir ideoloji barındırmaması durumundan faydalanan insanlar, onun için yukarıda bahsettiğim somut ve soyut felaketlere yol açacak ideolojierle doldurdu.

Bunu tahlil edip kavrayan bir kısım insan ya da grupsa, onu ortadan kaldırmanın tek yolunun mimarlığın evrensel olarak geçerli bir ideolojiyle içeriklendirilmesinden geçtiğini gördü, düşündü. Bu da hümanizmdi.

Hala ve hala dünyada "diğer tecavüzcü ideolojiler"in gücü nedeniyle sadece belirli sayıda mimarın tasarımlarında ilk element olarak görebildikleri humanizm, -bence- bu Kent Düşleri yarışması dizisinde ortaya çıkan yaklaşımın adıdır. Yani onun, o diğer ideolojilerin içinde yer aldığını söylemek mümkün değildir. Ayrıca -bence- bir yapının hümanizm göz önünde bulundurularak tasarlanmasında nasıl ki bir sorun yoksa, humanizmi savunmasında yani hümanistçe davranmasında da bir sorun yoktur.

Hümanizm'den kastettiğim, aslında tam olarak bir -izm değildir; -izmler akım, yani akıp gidecek şeyler oldukları için tam olarak bir -izm değildir. Kastettiğim, demokrasi, insan hakları temelli bir düşüncedir; tam türkçesi, insancıllıktır.

Yarışmanın yaklaşımı bu olsa da şu ana kadar verilen bütün ödüllerin %100 ünde bunun okunamamasından da bahsedilebilir. Ancak savunduğu, mücadelesini verdiği şey, yani kavgası; -özellikle de bir öğrenci yarışmasında- gerçekten takdir edilesidir. Hatta şu anda Türkiye'de düzenlenen mimari yarışmalar içinde gelecekteki Türk Mimarlığının çok daha ileri noktada yer alabilmesi için hayati önemdedir.

Bir de; mimarlığı sanatla doğrudan ve derinden ilişkisi olmasına rağmen bilim olarak nitelendirirsek eğer; tartışabileceğimiz, ortak bir sonuca, noktaya varabileceğimiz bir platformda daha çok kalabileceğimizi düşünüyorum. Sanat diye tanımlamanın, "zevkler ve renkler tartışılmaz" söylemine kadar gidebilecek, dolayısıyla kısmen de olsa havada kalabilecek bir tartışmaya neden olabileceğini düşünüyorum.
__________________
Halidun Şenkal
0033 offline   Alıntı Yaparak Yanıtla