30-06-2008, 23:07
|
#9
|
|
Arkitera Üyesi
Kayıt Tarihi: 27-03-2005
Mesaj: 43
|
Bir de metni; çok uzadı ama bu son
"ZONGULDAK MERKEZ LAVUAR PARKI
Zonguldak Merkez Lavuar Tesisleri 2006 kasımının öncesinde tamamen yerli yerindeydi; o kasımın henüz ilk haftasının ardındansa yerle bir... Kültür varlıklarımızdan birini daha kaybettiğimiz, "münferit bir olay"dı belki de bu "kimi"leri için. Oysa Fidel Castro'nun da dediği gibi "eyleme geçen cehalet" yıkmıştı bu endüstri mirasımız olabilecek yapılarımızı. Üstelik bizim bir entellektüelimiz de mimar olmamasına rağmen bundan uzun yıllar önce bizi nasıl da uyarmıştı:
“Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir?
Onu en çulpa herifler de emin ol becerir.
Hele sen gösteriver, işte şudur kubbe diye,
İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye.
Ama gel kaldıralım dedin mi heyhat o zaman,
Bir Süleyman daha lazım bir de Sinan.”
Mehmet Akif Ersoy
Ve görünen sonuç: Ortada bir kriblaj binası, kenarda üç tane su havuzu kulesi ve ufak tefek ek binalar; yani yeniden hayat bulabilecek çok az yapı kalmış durumda.
Böylesine bir sonuçtan sonra, "Zonguldak'ın Kent Düşü"nü kurmaya herşeyden önce "bu yıkıma neden olan cehaleti yıkma" andıyla başlamak bir nevi farz olmuştur. "Mimarlık"la bunu yapabilmekse, hem programatik hem de arkitektonik olarak ele alınmış tasarımlardan geçer. "Programatik ve arkitektonik" derken anlatılmak isteneni biraz açmak gerekirse şöyle bir benzetme yapılabilir:
Yapıyı veya yapılar silsilesini bir kitap olarak görürsek; kitabın içindeki yazı -yani içeriği- programatik; kitabın boyutu, kapağının tasarımı, kağıdın türü gibi duyumsanan kısımlarıysa arkitektoniktir. Kitap okumaya yeni başlamış çocuklar için veya kitap okuma becerisi kazanamamış olanlar için "tasarımların arkitektonik boyutları" ilk izlenimi yarattıkları için çok daha önemlidir.
Bu açılardan bakıldığında, -değil sadece Zonguldaklılarda- tüm Türkiye'de bir etki yaratılmak isteniyorsa, ilk başta şok etkisi yaratabilecek ama sonradan sahip olduğu içerikle kullanıcıyı içine çekebilecek bir tasarım yapılması gerekmektedir. Bu yaratılmak istenen etkinin, söz konusu Zonguldak Merkez Lavuar alanında nasıl yaratılabileceğinin bilgisi ise aslında yine Zonguldak'ta bir lavuarda saklıdır: Çatalağzı Lavuarında.
Çatalağzı lavuarında su havuzu kulelerinin -bulunduğu yere sonradan konulduğu bariz olan- minyatür bir "taklid"i vardır ve bir süre bir bahçe kapısının menteşesinin tutturulduğu bir eleman olduğu iddia edilebilir. Sonradan yapılmış olması durumu da "su havuzu kulelerinden etkilenen bir Zonguldaklı"nın ürünü olduğunu ispatlar niteliktedir. İşte bu etkilenme, "Zonguldak'ın Kent Düşü"nü kurma yolunda başlangıçta belirlenen toplumu etkileme hedefine ulaşmak için kullanılabilir ve kullanılırsa "bir Zonguldaklının yorumu" olduğu için bu hedefe ulaşmayı neredeyse taahhüt eder niteliktedir.
"Taklit etmek" ilk bakışta etik değil gibi gözükse de; etik olmayan taklit etmek değil, kopyalamaktır. Örneğin insanoğlunun kırma çatı kullanması "dağdan inen suyu" algılamasıyla başlar. Yani; -filozof ve din tarihçisi- profesör Mircea Eliade'in de "The Sacred and the Profane" adlı kitabında dediği gibi "yaratma, asıl ve özgün yaratının tekrarıdır". Dolayısıyla "taklit etmek", "taklit edilenin bilgisi"yle ilgilenir; keşfetme, yorum yapma durumunu özünde barındırır.
Sonuç itibariyle, bu "Zonguldak Merkez Lavuar Parkı" projesinde de, "bir Zonguldaklı" tarafından taklit edilen su havuzu kulelerinin arkitektonik potansiyeli daha ileri düzeyde keşfedilip kullanılmıştır. Bu potansiyel, yıkılmadan kurtarılan son üç kulenin yanında onlardan alçak ancak daha çok sayıda "taklit kuleler" kullanılmasıyla temsiliyet gücünü ortaya çıkarırken; her bir kulenin de, düşeyde ve yatayda işleyen bir eleman olarak kullanılmasıyla mekansallaşma gücünü ortaya çıkarmıştır. Ortaya çıkan bu güçlerin üzerine de "kömür"le ilgili içerikler yüklenmiştir.
Kullanılan ulelerin sayısı 45'tir. Şu ana kadar kaybettiğimiz 4500 işçiyi temsil etmesini sağlamak amacıyla 45 sayısı tercih edilmiştir. Her kulenin önünde bulunan asfalta 100'er işçinin adı beyaz harflerle yazılmıştır.
Kuleler farklı yüksekliklerde zemine batırılmıştır ve cam, ahşap, tuğla, çelik taşıyıcıya sarılı vejetasyon ve brüt beton gibi farklı malzemelerden üretilerek daha yaşanabilir bir peyzaj sağlamıştır. Kimi kulelerin başı sert ve yumuşak zemin olarak halka hizmet ederken, kiminin konik ağzı havuz kimininki de akvaryum gibi kullanılmıştır. Kiminin altında büfeleri önünde veya tepesinde manzaraya hakim yeme-içme alanları varken kimileri cam malzemeden üretilerek sürekli bir açık hava sergisi olarak çalıştırılmıştır.
Zemin de önceden yıkılmış olan lavuar yapılarının izleri "cinayetin izi" bilhassa bırakılmıştır. Geçmişle olan bağlantı bu şekilde kolay bir şekilde verilmektense düşündürü bir biçimde verilmiştir. Bu bağlantının üzerindense bir zamanlar kömür taşıyan ama bu projede insan taşımak/eğlendirmek için kullanılan bir tren geçirilmiştir. Bu trenin yolu "arazinin sonundaki dağa girmek üzereyken" bitirilmiştir.
Yıkılmadan kurtarılan kriblaj binasının; hem iç mekanlarıyla hem de önünde yaratılan bir meydanla konferans, seminer gibi eğitici etkinliklerin yanında konser vb. eğlence etkinlikleri için de kullanılması önerilmiştir. Karşısındaki iki katlı küçük yapı ise bu meydanı tamamlayıcı unsur olarak çalışabilecek bir kafe-restaurant olarak işlevlendirilmiştir. Bu iki yapının meydanlaştırdığı alanın bir ucundan yer altına bağlanan eski silo altı yapısı da, maden müzesine bağlı olarak maden işçilerinin sosyal etkinlik ve eğitim alma verme ihtiyaçlarını gidereceği bir merkez olarak düşünülmüştür.
Bahsi geçen "maden müzesi", şehrin merkezindeki bu lavuar alanında bir yer altı yapısı olarak kurgulanmıştır. Bu yer altı müzesi sırasıyla; "kömür çıkarma", "kömür yıkama" ve "kömürün kullanım alanları" başlıklarıyla hizmet vermektedir. Kömürün kullanım alanları ise şu dört parçaya ayrılmıştır: Isıtmada kullanımı, elektrik üsretiminde kullanımı, tren ve gemi gibi araçlar için buhar üretmede kullanımı ve demir-çelik üretmede kullanımı.
Böyle bir müzenin programatik olarak tercih edilme nedeni, öncelikle kentlinin daha da "kömürle bütünleşmesini" sağlamaktır. Bundan da öte elbette ki turistik açıdan yararlanılacak bir işlev olarak öngörülmektedir. Zonguldak'ta kömürün ömrü 150 yılı geçmiştir.
Bunun yanında arkitektoniğinin, yani yer altında inişli çıkışlı olmasının nedeni, kömürün toprak altından çıkarılmasının yanında ocakta çalışan işçinin nasıl zorlu bir süreç yaşadığını izleyiciye capcanlı bir şekilde vermektir. Kulelerin iz düşümlerinde olan sekizgen holler ise kullanıcı zihninde yukarıyla ilişkinin kurulması için tercih edilmiştir. Diğer bir yandan bu sekizgenler, ocaklardaki "ayakdibi"lerine birer göndermedir. Kullanıcıya "ayakdibinde soluklanmak ne demektir"i hissettirmek içindir."
__________________
Halidun Şenkal
|
|
|