Alıntı:
Orijinal metin lumina tarafından gönderilmiş
Süha Özkan'ın isimlerini sıraladağı isimlerin neredeyse hiçbiri alıntının girişinde sıralanan ilkeler paketine uymazlar...
|
Frank Gehry, Petr Eisenman, Zaha Hadid, Tom Mayne ve daha onlarcası...''
Yeni Modernizmin temsilcisi olarak nitelenen bu mimarlar, ''
sınırlayıcı buldukları işlevsellik ilkesini gevşeterek harikalar yaratmakta'' diye yorumlamış Süha Özkan hocamız.
Ama bu 'gevşetme' opsiyonunun bir ölçüsü nereye kadardır, nerede başlar , nerede biter, tanımlı değil...Onlar için tanımlı olması da beklenmiyor. Teknoloji ve biriken sermaye öyle şişkin bir ego açığa çıkarıyor ki...
Örneğin 'Bilbao' Gehry'nin projesinden ' geçici turizm patlaması' dışında ne aldı?
Sözü edilen mimarlar 'sürdürülebilirlik' denilen ve bana kalırsa 21.yy kilit kavramı olan ilkeyi egolarıyla değişmemişlerdir. Batıda süreç böyle yani... Peki biz kendi 'modernimizi(varsa) tartışabiliyor muyuz?
''Modernizmin içsel değerlerini koruyup çevresine, ortamına uyumlu, iklim koşullarına önem veren ve yerel simgesel anlamı arayan birçok nitelikli mimar yetişmedi mi? Örneğin Alvar Aalto, Jorn Utzon, Charles Correa, Rafael Muneo, Alvaro Siza, Luis Barragan, Ricardo Legorreta, Peter Zumthor, ve daha onlarcası... (Süha Özkan)''
Yukarıda isimleri geçen mimarlar, Bauhaus ekolünün dışına 'yerel' ve 'özel' olarak çıktılar. Bulundukları coğrafyadan beslendiler. Modernin ilkelerini yorumladılar.
Oysa bizim 'erken cumhuriyet' dönemi modern eserlerimiz de ne kadar 'yerellik' söz konusudur?
Birkaç özel örnek dışında, pekçoğu 'Bauhaus' modernizmini çok ileri götürmemiştir. Ama şimdiki mimari ortamımızdan çok daha ileride olduğunu söyleyebiliriz bu dönemin. Çünkü 'modern' di ve haklıydı en azından.
Şuanda 'güncel' mimarlık eğitiminde de 'lumina' nın söylediği gibi Bauhaus egemen. Bu ekolün baskısıyla yetişiyoruz. Ama bir nokta eksik ve yarım kalarak...
Bence biz atladığımız bu sürece geri dönüp ' silbaştan' yapma cesaretini göstermeliyiz. Üstelik şimdi elimizde 'bilgi ve teknoloji' de varken.
Üstelik bizim besleneceğimiz ne kadar çok kültür var etrafımızda . Alvar Aalto'dan daha şanslı değil miyiz?
Geleneksel Urfa evlerinden başlayın, Mardin dokusuna ve taş ustalığına geçin, Kapadokya'nın her yanı sürprizlerle dolu dokusuna dalın, Karadeniz'in yayla evlerinin çam kokusunu alın, Safranbolu'da tarihi dokuyu içinize çekin, Manisa Kula'ya geçip Osmanlı'ya geri dönün. Antik kentlerden başlayın ve İstanbul'dan Edirneye geçerek orda durun.
Kimin bu kentler? Neden yabancıyız kendi kentimize, neden yabancılaştırılmaya göz yumuyoruz, ses çıkarmıyoruz? Bize 'tarihi doku içerisinde tasarım yap' dendiğinde neden yüzeysel kalıyor yaklaşımlarımız. Yabancıyız ve kendimize ait hissetmiyoruz da ondan...
Yorumlayacak, birşeyler yakalayacak ne kadar çok kültürel noktamız var. Ve de ne kadar yabancı kalıyoruz buna. Bizim kendi tasarımlarımıza bile yabancılaşmamızın sebebi bu değil mi?