|
Tartışılacak daha önemli bir noktaya geliyoruz böylece. Mimar ve onun mimarlık anlayışı (aynen zamana direnip değişimlere ayak uydurabilen esnek binalar gibi) eğilip bükülebilir mi? Kendini, ilkokul tasarlarken çocuk, fabrika tasarlarken işçi, (ateist olsa da) cami tasarlarken inançlı biri vs vs yerine koyma yetisine sahip mimar, yeri geldiğinde kendi kişisel estetik değerlerinden sıyrılıp "projenin gerektirdiği" estetik değerleri giyinemez mi? Mesleki duruşundaki kaliteyi, bir estetik değeri diğerine yeğ tutmasındansa, bu estetik değeri işleme konusundaki başarısıyla gösteremez mi? Bir mimarın dünyaya bakışına belki çok aykırı bir işi alması, sadece aç karnını doyurma noktasında olduğunda haklı görülmemelidir; bir oyuncunun kendine ve o zamana kadar çizdiği tiplemelere en ters rolleri seçmesi gibi, kendine meydan okuma yaşayacak ve kendini geliştirecek noktaları bulmasına yardımcı olacaktır. Kanımca bir mimar için en tehlikeli durum kabuk değiştirememesi değil, tam tersine tek bir beğeniye saplanıp kalması, bir aracı olduğunu unutup kendini amaç sanması ve bencil mimar egosunu büyütmesidir.
Yukarıdaki bina "arabesk"* olarak başarılı mıdır, değil midir o konuda söz söylemek bizi aşar belki. Ama mimarını, her iki binaya da kalitesini yansıtabildiği ve her iki işi alma cesaretini gösterebildiği için kutlamalıyız.
* Yukarıdaki binaya bakınca "yüzeyin aşırı girift bezeme ile yüzeysizleştirildiği" arabesk bezemelere bir gönderme seziyorum.
__________________
"(...)Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim diz boyu sulara
Hepinize iyiniyetle gülümsüyorum (...)" T. Uyar
|